DOLAR 46,6660 0.03%
EURO 53,2657 -0.12%
ALTIN
BIST %
BITCOIN 2771101-1,01%
Ankara
26°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

m/main/wp-content/uploads/2025/05/Aydin-Saglam-Sigorta-2-scaled.jpg">
Bayat’ın Kayıp Çocukları
1168 okunma

Bayat’ın Kayıp Çocukları

ABONE OL
juin 30, 2026 06:09
Bayat’ın Kayıp Çocukları
0

BEĞENDİM

ABONE OL
## Bayat’ın Kayıp Çocukları
Bir zamanlar Bayat’ta çocukluk vardı. Hatırlıyor musunuz? O sokaklar bizimdi. Güneş tepedeyken başlardı oyun, akşam ezanı okunana kadar sürerdi. Anneler pencereden seslenir, « yemek soğuyor » derdi de biz « bir tur daha, bir tur daha » diye yalvarırdık. Çünkü o bir tur, dünyalara değerdi. Şimdi o sokaklarda ne ses var, ne çocuk, ne de o eski sıcaklık. Çocukluk, fark ettirmeden, sessizce avucumuzdan kayıp gitti.
Çocukluk; tozlu ayakkabıların, yırtık ceplerin, dizlerdeki yaraların adıydı. O yaralar bir şeref nişanıydı; her biri bir oyunun, bir düşüşün, bir cesaretin hikâyesini taşırdı. Çocukluk; bir tebeşirle yere çizdiğimiz sınırların, beş taşla kurduğumuz krallıkların, kaybedince küsüp beş dakika sonra kucaklaşmanın adıydı. Çocukluk; komşu kapısından gelen yemek kokusunun, ortak bahçede bölüştüğümüz bir dilim ekmeğin, herkesin birbirini tanıdığı, herkesin birbirine sahip çıktığı o sıcacık kalabalığın adıydı.
Ve şimdi… Şimdi çocukluk; kapalı kapıların, çekili perdelerin, ekran ışığında geçen sessiz, yalnız saatlerin adı oldu. Şimdi çocukluk; adını bile bilmediği komşuların, hiç oynanmayan oyunların, çocuk sesi duymayan bomboş meydanların adı oldu. Şimdi çocukluk; « dışarı çıkma, tehlikeli » diye duvarlar arasına hapsedilmiş bir kuşağın, egzoz kokan bir yolun kenarında koşacak tek bir sokağı bile olmayan çocukların adı oldu. İçim acıyor bunu yazarken.
Eskiden Bayat’ta bir çocuk, kapıdan çıktığı an koca bir dünyaya adım atardı. Yakan top oynardık; topu yiyen « yanardı » ama o yanmak bile gülmekti. Çelik çomak vardı, kimimiz « gömme çelik » derdik; iki tahta parçası ve bir avuç hayalle saatler geçerdi. Saklambaçta nefesimizi tutardık, kalbimiz küt küt atardı. Seksekte yere çizdiğimiz o birkaç kareyle bir ülke kurardık. Beştaş, körebe, mendil kapmaca… Hiçbiri para istemezdi. Bir tebeşir, bir top, birkaç taş ve birbirini seven bir avuç çocuk yeterdi. Düşerdik, kalkardık; küserdik, barışırdık. Bizi büyüten okul değil, o sokaktı.
Şimdi o sokak yok. Söküp aldılar. Yeni evler ilçenin dışına, yolun kenarına, hızlı trenin dibine, egzozun ve gürültünün tam ortasına kuruldu. Blokların önü otopark, yanı başı tırların geçtiği bir cadde. Hangi ana yüreği « git oyna yavrum » diyebilir orada? Çocuk artık dört duvar arasında. Camdan dışarı bakıyor ama dışarısı ona ait değil. Dışarısı tehlike, içerisi ise bir ekranın soğuk ışığı.
O ekran, sokağın yerini çaldı. Bugün Bayat’ta çocuklar arkadaşıyla sokakta değil, telefonun içinde buluşuyor. Yan dairedeki çocuğun adını bilmiyorlar ama dünyanın öbür ucundaki bir oyuncuyu tanıyorlar. Kalabalığın içinde, ama yapayalnızlar. En acısı da şu: yakan topu, çelik çomağı hiç duymadılar. Çünkü ne oynayacakları bir meydan kaldı, ne de yanlarında koşturacak mahalle çocukları. Bir bütün çocukluk, hiç yaşanmadan kayboldu.
Toprakla bağ da koptu. Eskiden çocuk bahçede domatesin kızarmasını izler, tavuğun altından sıcacık yumurtayı toplar, çıplak ayakla toprağa basardı. Şimdi blokta büyüyen çocuk, sütün marketten, yumurtanın kutudan geldiğini sanıyor. Bir tohumun çatlayıp yeşermesini hiç görmedi. Mevsimi gökyüzünden değil, takvimden öğreniyor. Köksüz bir fidan gibi büyüyor; ne yağmuru tanıyor, ne toprağı, ne bereketi.
Ama en derin yara, komşuluğun ölümü. Eskiden mahalle, çocuğun ikinci anasıydı. Her kapı bir sığınaktı, her büyük bir koruyucu. Sen sadece annenin çocuğu değildin; bütün mahallenin çocuğuydun. Düşsen kaldıracak, acıksan doyuracak biri mutlaka vardı. Şimdi apartman koridorlarında insanlar birbirinin yüzüne bile bakmadan geçiyor. Kapılar kapalı, perdeler çekili, yürekler kapalı. Çocuk artık o sıcak, koruyan kucağın içinde değil. Daha minicikken öğrendiği ilk şey, yalnızlık oluyor.
Bayramlar bile o bayramlar değil artık. Eskiden Bayat’a koşa koşa gelinirdi; akraba ziyaretleri, bahçelerde kurulan sofralar, sokakları dolduran çocuk sesleri… Şimdi insan TOKİ’ye geliyor, TOKİ’den gidiyor. O eski havayı bulamayınca da, zamanla hiç gelmez oluyor. Memleket, özlenip dönülen bir yuva olmaktan çıkıp, kapısı kilitli bir daireye dönüşüyor. Ve o eski mahalleler, bir zamanlar çocuk kahkahalarıyla çınlayan o evler, şimdi bomboş duruyor; kapıları kilitli, bahçeleri otlanmış, camları tozdan kör olmuş. Sanki herkes bir gün çıkıp gitmiş, bir daha dönmemiş gibi.
Peki neden bu kadar yanıyorum bu yok oluşa? Çünkü çocukluk, hayatın küçük bir dönemi değil; bir insanın bütün ömrünün temelidir. İnsanın merhameti, cesareti, hayal gücü, sevme biçimi… hepsi o ilk yıllarda, o sokaklarda, o oyunlarda atılır. Bir oyun öldüğünde, sadece bir eğlence ölmez; o oyunla öğrenilen paylaşmak, dayanışmak, kaybetmeyi göğüslemek de ölür. Yakan top sadece bir top oyunu değildi ki. O, bir çocuğun hayata, insana, topluma ilk provasıydı.
Ama umutsuz değilim, olmak da istemiyorum. Çünkü bu, alın yazısı değil. Bayat’ı yeniden çocukların güvenle koşabileceği bir yer yapmak elimizde. Evleri insanın çarşısına, komşusuna, yüreğine yakın; temiz havalı, güvenli bir yere kurmak mümkün. Mahalleyi, ortak bahçeleri, oyun meydanlarını geri getirebiliriz. Yeter ki şehri sadece beton yığını olarak görmeyelim. Çünkü bir memleket, çocuklarına nasıl bir çocukluk bıraktığıyla anılır. Ve şu an Bayat, dünyadaki en kıymetli hazinesini, hiç farkında olmadan kaybediyor: çocuklarının çocuk olabilme hakkını. İşte bu yüzden, içim sızlayarak, onlara « Bayat’ın kayıp çocukları » diyorum. Umarım kaybolmadan, geri döneriz.
Mustafa    ARI          /         AVRUPAPRESS

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP