Duygusallık bize atalarımızdan bir armağan. Şöyle çevremizdeki ülkelere bakınca duyguları ile en çok
hareket eden millet bizmişiz gibi görünüyor. Savaşlar oluyor insanlar acımasızca öldürülüyor, insanlar
sindirilerek korkutulmaya çalışılıyor. Biz bu olaylara seyirci kalmak yerine duygularımızı devreye
sokup bir anda sahiplenme gereği duyuyoruz. O yüzden de duygusallık bizim insanın üzerinde etiket
gibi oturuyor. Öyle olmasaydı, çevremizde yaşanan sorunların çözümü için bizden yardım isteyenler ile
beraber ülkemize gelip yerleşen muhacir yabancıların çokluğu daha dikkat çekmekte. Düşünsenize faşist
Amerika İngilizler ve Siyonist Netanyahu (İsrail) duygusal olmuş olsalardı bugün Ortadoğu’nun da
içinde olduğu birçok devlet eziyet görür müydü? Bu kadar kan dökülüp de insanlar acımasızca ölüme
terk edilirler miydi? Afrikalılar yıllarca İngiliz, İspanyol ve Amerikalıların koloniler halinde gidip de
istila ettikleri yerler olurlar mıydı? Bugün de açlıkla mücadele etmek zorunda kalırlar mıydı?
Afganistan, Suriye, Irak ve diğerleri bugün bu saydığım ülkeler bu iblislerin kıskacına girer de sağa sola
savrulurlar mıydı? Atalarımız bize komşusu açken tok yatan bizden değil dememiş miydiler? Biz bu
ahlak ve terbiyeyle yetişen bir toplumun fertleriyiz. Bizim ülke insanın geneli amana gelmeyiz. Peki
İslamiyet’in şartları ne demişti peygamber efendimiz? Zekât fitre hayır işleyeceksin demedi mi? Bunlar
bize duygusal olmamız için yeterli değil mi? Duygusallık bize anı yaşatır. Sinirlendiğimiz an her şey
bizim için bitti derken beş dakika sonra “Aman canım ne olacak, ben de biraz fazla tepki verdim” diyerek
çift karakter ortaya koyabiliriz. Kimi zaman gelir ki elimizdeki ekmeğimiz olmak üzere, ancak, bize o
gün harcamaya yetecek kadar olan paramızı cebimizden çıkartır karşımızdaki perişan olmasın diye
kendisine uzatırız. Bu bizim ne kadar duygusallığa yatkın olduğumuzun kanıtı değil mi? Aslında
düşünmeden de hareket ettiğimizin de açık bir göstergesi. Oysa ki, hayatın kendine has gerçekleri vardır,
biz o gerçeklerin dışına çıktığımız zaman hatalar da peş peşe gelmeye başlar. Gerçekler göz önünde olan
ve hareketlerimizi dengeleyen bir ögedir. Duygusallık genelde içselleştirdiğinden bize umut etmeyi
emreder. Bu da mantığı devre dışı bırakır. Mantık kaybolduğunda ise gerçeğin dışına çıkmak zorunda
kalırız. Oysa gerçekçi olarak olayları değerlendirirken aynı anda kararlarınızı sorgulamanıza yardımcı
olur. Bugün Amerika dünya üzerinde despot bir misyon yüklenmiş durumda; bunu yaparken de çıkarını
ön planda tutması gerektiğini düşünüyor. Kendisinin bir hedefi olduğunu ve bu hedefe giden yolda ise
kendi gerçeğiyle ilgili hareket etmesi gerektiğini görüyor. İsrail Filistin üzerinde etkileşim sağlarken
ölen çocuklar ve diğerlerini önemsemiyor, onlara göre yaptıkları mantıklı görünüyor. Oysa kendisinin
de bu konu hakkında bizimle aynı düşündüğüne eminim. Ancak koydukları hedefler onları duygusuz
şekilde hareket etmeye ne yazık ki itmekte
Duygusallık ve gerçekçilik, aslında birbirinin düşmanı değil, hayatı dengede tutan bir terazinin iki kefesi
gibidir. Bu ikisi arasındaki farkı anlamak, sadece yazı yazarken değil, kararlar alırken de büyük kolaylık
sağlar.
Yazımın temel yapı taşlarını ve aradaki farkları aşağıda elimden geldiğince özetlemeye gayret ettim:
1. Temel Bakış Açısı Farkı;
Duygusallık ve gerçekçilik, dünyayı algılama biçimimizle ilgilidir:
Duygusallık: Olaylara « nasıl hissettiğimiz » penceresinden bakar. Bir durumun bizde yarattığı heyecan,
korku, sevgi veya hüzün ön plandadır. Kalp odaklıdır.
Gerçekçilik: Olaylara « olduğu gibi » ve kanıtlara dayanarak bakar. Duygulardan arınmış bir gözlemcidir.
Mantık ve veriye odaklanır.
2. Karar Verme Süreçleri
Bunu tablo halinde anlatmam gerekirse eğer;
;
Özellik Duygusallık “Emosyonellik” Gerçekçilik (Realizm)
İtici Güç Arzular, korkular ve sezgiler. Olasılıklar ve sonuçları ile
gerçekler.
Odak Noktası « Ben ne istiyorum? » « Şu anki durum ne? »
Zaman Algısı Genellikle ana geçmişe veya
anılara odaklanır.
Gelecekteki sonuçları ve şu anki
imkanları hesaplar.
Risk Yönetimi Duyguların yoğunluğuna göre
risk alır veya kaçar.
Risk analiz eder ve yönetebilir
olup, olmadığına bakar.
3. Hayatın İçinden Bir Örnek
Diyelim ki birisi hayalindeki işi kurmak istiyor:
Duygusal yaklaşım: »Bu iş benim çocukluk hayalim, yapmazsam çok üzülürüm, enerjimle her şeyi
başarabilirim! » der. Motivasyonu yüksektir ama hazırlıksız yakalanabilir
Gerçekçi yaklaşım « Sektörün durumu ne? Sermayem yeterli mi? Batma riskim nedir? » diye sorar.
Ayağı yere basar ama bazen aşırı tedbir yüzünden harekete geçmekte zorlanabilir.
Anahtar Cümleler;
« Duygusallık hayatın rengidir, gerçekçilik ise o resmin çerçevesidir. »
« Gerçekçilik bizi uçurumdan düşmekten korur; duygusallık ise uçurumun kenarındaki manzaranın tadını
çıkarmamızı sağlar. »
« Sadece gerçekçi olan biri robotlaşabilir, sadece duygusal olan biri ise hayatın fırtınalarında kolayca
savrulabilir. »
Önemli Not: buradaki amacım ikisini dışlamak zorunda olmadığımı bilmenizi isterim. Aksine
« Duygusal Zekâ » kavramının bu ikisinin muhteşem bir birleşimi olduğunu da belirtmemde yarar var
sanırım. Edebi ve felsefi bir dokunuş, bu konuyu kuru bir karşılaştırmadan çıkarıp derin bir insanlık
panoramasına dönüştürür
Varoluşun İki Kanadı:Duygu ve Hakikat
Felsefi açıdan baktığımızda, duygusallık ve gerçekçilik arasındaki fark; insanın dünyayı nasıl hayal
ettiği ile dünyanın ne olduğu arasındaki o ezeli gerilimdir.
1. İçsel Pusula vs. Dışsal Harita
Duygusallık, insanın iç dünyasının sesidir; bir tür « öznel hakikattir. » Bir şiirin mısralarında veya bir
vedanın sızısında mantık aranmaz, sadece hissedilir. Gerçekçilik ise dış dünyanın soğuk ama dürüst
yasalarıdır ; « nesnel hakikattir. »Şiir yazarken şair hakikate önem vermez, o an ki hislerle hareket eder
ki kendi duygusallığını ve içselliğini insanların içine işlemek ister.
Duygusallık: Rüzgârın tenimizde bıraktığı ürpertiyle ilgilenir. Ferahlık verirken gerçeklikten uzak
yaşamamızı bize söyler. Bu bir ormanın içinde olur veya bir ırmak kenarında suyun hafifçe karaya
vurduğu sesin eşliğinde balık tutmamız gerektiğini söylerken
Gerçekçilik: Rüzgârın kaç kilometre hızla estiğiyle ve yönüyle. Bu bir öngörüden çok o gün
yaşanacakların kendisi için olumlu olup olmadığını hesaplar.
2. Romantizm ile Realizmin Çatışması
Bu iki akımın çatışmasına değinmem gerekirse; Duygusallık, Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı
savaşma cesaretidir; çünkü o değirmenleri devasa canavarlar olarak görmeyi seçer. O an zaferi elde
etmenin bir yolu olarak görür.
Gerçekçilik ise Sancho Panza’nın sadeliğidir; o, sadece un öğüten kanatları görür. Hayatın içindeki
yaşamsal değerlerin daha çok önemli olduğuna inanır.
« Gerçekçilik, çıplak ayakla sert taşlara basmaktır; duygusallık ise o taşların arasından çıkan çiçeğe
tutunup acıyı unutmaktır. »
« İnsan, iki kıyı arasında akan bir nehirdir. Bir kıyıda duyguların coşkun, bulanık ve bir o kadar da
büyüleyici suları vardır; diğer kıyıda ise gerçekliğin keskin, köşeli ve sarsılmaz kayalıkları. Duygusallık,
bize dünyayı nasıl görmek istediğimizi fısıldar; gerçekçilik ise dünyanın bize ne sunduğunu haykırır.
Birincisi ruhun şarkısıdır, ikincisi ise aklın sessizliği. Hayatın sırrı, belki de bu iki kıyıdan hangisine ait
olduğumuzda değil, aradaki o derin akıntıda nasıl yüzdüğümüzde gizlidir. »
Kök ve Kanat: Gerçekçilik bizi toprağa bağlayan köklerimizdir (hayatta kalma), duygusallık ise
gökyüzüne ulaşmamızı sağlayan kanatlarımız (anlam arayışı).
Mimar ve Sanatçı: Gerçekçilik bir evin statik hesabını yapan mimardır; duygusallık ise o evin içine ruh
katan, perdeleri seçen ve orada anılar biriktiren sanatçıdır. Duvarlarındaki renkli tablodur.
Zaman ve Aşk:
1. Zamanın İki Yüzü: Saat vs. Anı
Zaman, gerçekçiliğin en katı kuralıyken; duygusallığın oyun alanıdır. Kaybolması içleri acıtan bir
duyguya dönüşmesini sağlarken, aynı zamanda içimizi karartan yakınmadır.
Gerçekçi Zaman (Kronos): Saatin tıkırtısıdır. Her saniye eşittir, acımasızdır ve geri döndürülemez.
Gerçekçilik bize « vakit daralıyor » der; plan yapmamızı, yaşlanmayı kabul etmemizi ve verimli olmamızı
öğütler.
Duygusal Zaman (Kairos): Ruhun zamanıdır. Sevilen birinin yanındaki beş dakika, bir ömür gibi
hissettirebilir; ya da çekilen bir acı, saniyeleri yıla dönüştürebilir. Duygusallıkta zaman çizgisel değil,
daireseldir; on yıl önceki bir koku sizi bir saniyede çocukluğunuza ışınlar.
Felsefi yönü ise: Gerçekçilik zamanı « ölçer », duygusallık ise onu « yaşar ». Biri takvime bakar, diğeri ise
kalbin atış hızına.
2. Aşk: İllüzyon ile Hakikatin Dansı
Aşk, belki de bu iki kavramın en sert çarpıştığı cephedir.
Duygusal Aşk (İdealizm): Karşısındakini bir insan olarak değil, bir « ikon » olarak görür. Kusurları örten
bir sis perdesidir. Duygusallık, aşkta imkansızı arar; fırtınaları, şiirleri ve sonsuz bağlılığı besler. Burada
aşk, bir « duygu patlamasıdır. »
Gerçekçi Aşk (Realizm): Aşkın bir « inşa süreci » olduğunu bilir. Karşısındakinin zaaflarını, sabah
uykusuzluğunu, öfkesini ve sıradanlığını görür. Gerçekçi bir bakış açısı için aşk; uyum, emek ve birlikte
yaşama sanatıdır. « Duygusallık aşkın ateşini yakar, gerçekçilik ise o ateşin evi yakmasını önleyip yuvayı
ısıtmasını sağlar. »
« Zaman ve Aşk » « Zaman, gerçekçiliğin elinde keskin bir usturadır; her saniyeyi bir öncekinden koparıp
atar. Oysa duygusal bir ruh için zaman, üzerine anıların işlendiği sonsuz bir kumaştır. Aşkta da durum
farklı değildir. Gerçekçilik bize karşımızdakinin bir insan olduğunu, etten ve kemikten, hatadan ve
noksandan ibaret olduğunu hatırlatırken; duygusallık o noksanlığın içinde bir tanrısallık arar. Belki de
trajedi buradadır: Gerçekçi olmadan bir hayatı sürdüremeyiz, ama duygusal olmadan da o hayatı
yaşamaya değer kılamayız. »
Felsefi Bir Kapanış Fikri
« Gerçekçilik bize hayatta kalmayı (surviving) öğretir, duygusallık ise yaşamayı (living). » İnsan, gölgesi
(gerçekçilik) ile ışığı (duygusallık) arasında yürüyen bir yolcudur. Biri olmadan yönünü kaybeder, diğeri
olmadan varlığını…
Bazen insanlar duygular ile hareket etmeyi gerçekten daha mantıklı görürler. Çünkü duygusallık
umutların tükenmesine izin vermez. Her zaman çıkmayan candan umut vardır diye düşünürler. Bu
konuda Shpene hak veriyorum. Duyguları yaşarken insan gerçeği de görmezden gelmemeli. Aksi
durumda duygular zaman aşımına uğradığında tıpkı barajlardaki su çekildiğinde yosunlar karaya
vurduğu gibi insanın gerçeğiyle de yüzleşme o an mümkün. Duygusallık toplum içinde senin taktir
edilmeni sağlayabilir belli bir süre. Ama hayatın duygulardan ziyade gerçeklerle yürüdüğünü de kabul
etmemiz gerekiyor. Eğer kalbim devamlı hissetsin istiyorsan mantığı gerektiğinde de devreye sokmayı
unutmamalısın. Tıpkı CHP’nin yaptığı mitinglerde olduğu gibi yapılan mitingler genelde duyguya
dayalı yapıldığı için. Bazen Türkiye gerçeğinin dışına çıkılıp kişiler baz alınabiliyor. Oysa, sayın
cumhurbaşkanımızın da dediği gibi dünya 5’ten büyük diyerek kişileştirmeden yapmalı. Misal işçi,
emekli, kadın, genç ve çocuklara daha çok yer verse daha inandırıcı ve yapıcı olacağı kanaatindeyim.
Haaa şunu da demeden geçemeyeceğim; siz yine de duygularınızı kaybetmeyin çünkü hasta yatağınızda,
paranızı kaybettiğinizde umut etmeyi ve duygularınızı yitirmeyin. Aile ve iş hayatınızda yaşananların
belki de çok gerçekçi olmanızla da bir alakası olabilir. Duygular kaybolduğunda istenmeyen sonuçların
yaşanmasına da yol açabilir maazallah… iyi okumalar. Saygı sevgiyle kalın
Davut Izol / AVRUPAPRESS
AVRUPA
13 mars 2026AVRUPA
13 mars 2026AVRUPA
13 mars 2026AVRUPA
13 mars 2026AVRUPA
13 mars 2026AVRUPA
13 mars 2026AVRUPA
13 mars 2026
5
İSRAİLE OSMANLI TOKADI ŞART
25065 kez okundu