Avcılar tarafında bir toplantıya katılmıştım. Saat akşam
10:30-11.00 dolaylarındaydı. Mecidiyeköy’e geçecektim.
Durakta Metrobüs’e binsem iyi olur dedim ve o yöne yürüdüm.
Metrobüs geldiğinde boş görünüyordu. Bende iyi bir koltuğa otururum diye düşündüm. Durunca binmeye çalıştım. Arkamdan fırlayan birkaç genç grup beni iteleyerek öne geçti. İçerden iki kişi yana beni itip ön tarafa oturdu. Önemli değil dedim. Arka boş koltuklara yürüdüm. Ne mümkün koltukların önünde bir genç bacaklarını açmış, arkamdan gelen genç kızlara hadi gel, çabuk diyordu. Kız önüme geçip oturdu. Oğlanda diğerine. İleri geçip gideyim dedim.
Her zaman sanki oturuyor muydum? İstanbul’a alışmaya çalışıyordum. Ama içimdeki ses bir şey, suskunluğumu bozdu.
Döndüm delikanlıya “ pardon, neden önüme geçtiniz. Hepiniz, kaçıyormuşçasına koltukları kapmaya çalışıyorsunuz.”
Genç başını kaldırdı. “Sana ne dedi.”.
“Saygılı olmalısınız.” Dedim. Yukarıdan aşağı beni süzdü, “sana mı” dedi. “evet, bana, saygıyı öğrenmelisiniz, saygılı olmayı da.” Dedim.
Metrobüs’ te tüm sakallılar ve değişik başörtülü genç kızlar bana kızgınlıkla döndü. Gözleri karanlıktı.
Eskiden annemler, anneannemlerin taktığı başörtüler onların yüzüne nur verirdi. Bu genç kızlar ise güzel yüzlerinin arkasında karanlık bakışlarla benim kıyafetimi irdeliyor, üzerime atılacak bir panter edasıyla, hepsi genci koruma içgüdüsüyle tetikte bekliyordu.
Haklı olduğum ve Metrobüs’ te defalarca şahit olduğum olayların bir tanesine karşı gelmiştim. Hakkımı aramıştım. Genç hala konuşuyordu. Başı kapalı genç kız “kalk” demesi üzerine kalktı. Oturmayacaktım ama, karşılarına oturmak daha mantıklı geldi. Genç “senden mi öğreneceğim saygıyı” diye” konuşurken üzerimdekilere bakıyordu. Normal bir tayt ve üzerini örten bir tişört ve mont, boynumda güzel bir eşarp, ve koyu sarı açık saçlar.
Genç sinirle konuşuyordu. Evet dedim, benden öğreneceksin. Üzerimi, kıyafetlerimi süzüyordu. Bütün başörtülüler, sakallılar bir kelime daha etsem sanki hücum edeceklerdi. Oturdum ve onlar yokmuş gibi davrandım.
Bu saatte bütün sakallılar ve başörtülüler metrobüs’e mi toplanmıştı.? Yoksa İstanbul kabuk mu bağlıyordu.?
Yanımda zavallı bir işçi kız, uzun dağınık saçları yorgun omuzlarında, kamburlaşmış. İncecik, yorgun bedeni üzerinden karşısındaki başı açık kadına “saygıymış, bak kadın saygı istiyor.” Dedi. Güldüler. Döndüm her ikisine birden keskin bir bakış fırlattım. Sonra diğer sakallı ve değişik bir şekilde başlarını bağlamış genç kızlara baktım. Bu zavallı genç kızın saygıyı neden bilmediği yorgun vücudundan belliydi. Ya diğerleri güzel kapalı kıyafetleri içerisindeki diğerleri.
Başlarını çevirdiler. Karşımdakilerin kindar bakışları, mutsuzlukları, saygı kelimesini bilmemeleri artık beni üzmüyordu. Zavallı İstanbul, biz bu yaşlarda bu saatte sokaklarda dolaştığımızda lafımızı edenler, şimdi gece yarılarında evlerine geçerken, kendilerini İstanbul’un sahipleri sanıyorlardı.
Zavallı zavallı İstanbul sen neleri aştın, nelere kadir oldun, neler yaşadın, ama acaba bu karanlığa giden din tacirlerini aşabilecek miydin.? Onlar bir bakışla, bir kelimeyle bütünleşirken, bizler ayrışıyorduk. Sonunda hak edenler neyi hak ediyorsa öyle yaşayacaklardı.
Yaşamayı istedikleri gibi yaşamak için yönlendiremeyenler ve savaşamayanlar, yarın köle olduklarında onlar için bende Savaşmayacaktım.
GÜLAY KARAOĞLU
AVRUPA
16 avril 2026AVRUPA
16 avril 2026AVRUPA
16 avril 2026AVRUPA
16 avril 2026AVRUPA
16 avril 2026AVRUPA
16 avril 2026AVRUPA
16 avril 2026
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.