DOLAR 44,8719 0.02%
EURO 53,0021 0.2%
ALTIN
BIST %
BITCOIN 34235582,23%
Ankara
14°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Öznur Barlas

Öznur Barlas

07 avril 2020 mardi

Belçika’da korona ölüm sayısı neden bu kadar yüksek?

Belçika’da korona ölüm sayısı neden bu kadar yüksek?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Belçikalıdan çok Alman olduğu halde ve Almanya’daki enfeksiyonların sayısı bizimkinden çok daha
fazla olmasına rağmen Belçika’da Almanya’dan daha fazla korona virüs ölümü rapor ediliyor. Bu
nasıl mümkün olabilir?

Belçika’da ki korona virüsü üzerine günlük basın açıklaması sırasında “Bunun için kesin bir açıklama
yapmak için henüz çok erken, ancak bunun nedeni, Belçika’daki rakamları bildirme şeklimiz olabilir
“diyor federaller arası sözcüsü Steven Van Gucht,
Buna karşılık, Belçika’da 11 milyon nüfus, 20.814 doğrulanmış vaka ve 1.632 ölüm olurken, Almanya
yaklaşık 83 milyon insana ev sahipliği yapıyor, 100.132 kişi pozitif test etti ve 1.584 kişi öldü. “Bunu
gerçekten analiz etmek ve bunun hakkında sonuçlar çıkarmak için çok erken. Bu rakamlar büyük
ölçüde kimin test edildiğine ve ölümlerde kimin sayıldığına bağlıdır  » diyor Van Gucht.
Virolog, Belçika’da, ölümleri bildirirken, “sadece hastanelerde korona virüs ile enfekte olduklarından
yüzde yüz emin olduğumuz ve muhtemelen korona virüsten ölenlerin dikkate alınmadığını ancak
hastaneler dışında meydana gelen ölümler de dikkate alınmaktadır. örneğin yatılı bakım
merkezlerinde ya da evde ölen genellikle virüs bulaşmış olabileceğinden şüphe duyulan yaşlılıkta çok
kırılgan insanlarla ilgilidir, ancak çoğu zaman laboratuvarda test yapılmamıştır. »
Pazartesi günü, virüsün etkilerinden bugüne kadar ölen 1.632 kişinin yüzde 80’inin hastanede, yüzde
20’sinin de hastane dışında öldüğü açıklandı. Uzmanlar, bu ikinci grubu rakamlara dahil etmenin
geriye dönük analizler için önemli olduğunu düşünüyorlar.
Van Gucht’a göre, raporlama şekli bu nedenle Belçika’daki daha yüksek ölüm sayısını açıklayan bir
faktör olabilir. « Bildiğim kadarıyla, şu anda pek çok ülke istatistiklerine şüpheli ama test edilmemiş
ölümleri dahil etmiyor » diyor. « Buna ek olarak, hafif semptomları olanlar da dahil olmak üzere çok
daha fazla testi olan bir ülkede, teyit edilen vaka sayısı oldukça yüksektir ve ölüm sayısı nispeten
düşük olabilir » Dedi.

Oznur Barlas / AVRUPAPRESS

Devamını Oku

Bu günlerde boş vakitlerimizi nasıl değerlendirebiliriz?

Bu günlerde boş vakitlerimizi nasıl değerlendirebiliriz?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Son günlerin şüphesiz en çok konuşulan konusu korona virüsüdür. İlk başlarda bize çok uzak gibi görünse de yanı başımıza, hatta ailemize evlerimize kadar yaklaştı ve bizi alışa geldiğimiz rahatımızdan etti. Tüm dünya genelinde hepimiz bir tedirginlik bir korku içerisindeyiz. Tabi ki zor bir süreçten geçiyoruz, sosyal medyada, hatta etrafımızda ölenleri hastaları duydukça korkuya kapılmamak neredeyse imkânsız. Ve bu tamamen normaldir, insan tabiatında korku endişe gibi duygular yoğunlukla vardır, ama akli selim olup bu durumdan en az zararla, hatta belki kâr ile nasıl çıkabiliriz düşünmekte de fayda var.

Bir yandan kendimizi görünmez düşmandan korumaya çalışırken, diğer yandan düşüncelerimiz sevdiklerimizde. Aklımızın bir yarısı yaşlı anne babalarımız için, diğer yarısı evlatlarımız için kaygılanıyor. Oysa rutin hayatımızda her şey ne kadar normal tıkır tıkır yolunda ilerliyordu. Sosyal hayatımızın bu kadar kısıtlanacağı kimin aklına gelirdi ki? Anne babamıza sarılmanın ruhumuza nasıl iyi geldiğini ancak sarılamayınca anlıyoruz.

Evlatlarımızın kokusunu içimize çekip öpemediğimizde, torunumuz kucağımıza gelmek, bizimle oynamak için etrafımızda döndüğü halde, kucaklayıp sevemediğimizde anlıyoruz fiziki temasın ruhumuzu nasıl beslediğini. -Karantinaya girdiğimiz, kapanıp kaldığımız evlerimizde ki esaretten kurtulacağız bir gün, ve o gün arkamıza baktığımızda neler görmek istiyoruz? Kabus gibi boşa geçmiş bir kaç hafta/ay? Veya farkındalık yaratarak değerlendirdiğimiz bir kaç hafta/ay? Öyle bir koşturmaca içinde yaşıyoruz ki kendimize dahi zaman ayıramıyoruz.

En büyük nimet olan sağlımıza bile gereken özeni gösteremiyoruz, fakat sağlımız tehdit edildiğinde ilk baş vuracağımız dualar eşliğinde Rabbimizdir, halbuki en güzeli sağlıklı iken şükretmek değil midir? Uyandığımız her sabah bütün uzuvlarımızın islediği için, sevdiklerimizin sesini duyabildiğimiz için şükretmemiz gerekmez mi ki? -Evladının kokusuna hasret anneleri düşünürsek, eve tıkılıp kaldık diye şikâyet etmek yerine çocuklarımız ile vakit geçirmenin ne büyük bir nimet olduğunu idrak edebiliriz.

Devamlı dışarıda olan gençlerimizi kötü arkadaşlardan alışkanlıklardan korumak uzaklaştırmak için yegâne bir fırsatı değerlendirebiliriz. Çocuklarımıza uçsuz bucaksız sevgimiz ile aile birliğinin beraberliğinin önemini anlatmaktan ziyade göstererek aşılayabiliriz. -Evimizde boş boş oturursak tabi ki sıkılırız, bu negatif durumu pozitife çevirmek kısmen bizim elimizde. Örneğin, dinimizin ilk emrini yerine getirelim, okuyarak hem kendimizi hem çevremizi geliştirelim. İlgimizi çeken alanlarda ki kitapları okuyalım ve okutalım, aksi takdirde sıkılırız ve vazgeçeriz. Bilimsel araştırmalara göre çok okuyan, yani beyni devamlı işlev halinde olan kişilerde Alzheimer gibi hastalıkların riski daha düşük olduğu biliniyor.

Beyni çalıştırmak için, kelime oyunları, bulmacalar çözmek gibi çok yararlı aktivitelerde yapabiliriz. -Biraz spor/hareket ederek, vücudumuzu dinçleştirebiliriz, hayır, olimpiyatlara katılmayacağız, amma ve lakin kaslarımızı güçlendirerek daha sağlıklı ve ağrısız olmamızı sağlayabiliriz. Böylelikle daha dinç ihtiyarlarız. -Üretken olalım, herkesin mutlaka çok iyi yaptığı bir şeyler vardır, her insanın kabiliyeti farklıdır ama mutlaka bir kabiliyeti vardır.

Hünerlerimizi dışa çıkaralım, belki içimizde çok iyi bir aşçı, bir terzi, bir şair bir müzisyen belki daha neler vardır… Kim bilir… tabi ki sen bilirsin… içindeki cevheri çıkarmayı dene… Yegâne demek istediğim, aynanın karşısına geçelim, aynayı kaplayan tozları bir silelim. Silelim ki karsımızdakini görelim, kaşını gözünü değil, o dış görüntünün altındaki bireyi bulalım. Bulalım ki konuşalım şöyle enine boyuna… sor bakalım aynada ki arkadaşa, sen kimsin? senin bu dünyaya gelme sebebin nedir? Yemek içmek üremek mi? Ruhun karalar içinde boğulurken, saçını başını süslemek mi? Olup bitenlerin ve kendimizin farkında olalım ki insanlığa yararımız dokunsun. Bu süreci değerlendirerek hem kulluğumuzu hem insanlığımızı sık eleyip ince dokuyalım.

Tabi bunları yaparken tedbirlerimizi de göz ardı etmeyelim, devletin koyduğu kurallara uyalım, toplum olarak sorumluluğumuzu almalıyız. En ufak hareketimizin canlara mâl olabileceğini bilmeliyiz. Karamsarlığa kapılmadan hayatımızı en iyi şekilde devam ettirmeliyiz. Kadere iman etmiş bir toplum olarak tabi ki “Tedbir bizden takdir Allahtan” diyerek yola devam diyoruz. Boş zamanlarımızı en iyi ve en sağılıkla şekilde değerlendirmemiz dileklerim ile… Sevgi ile evde kalalım, sevdiklerimiz ile sağlıklı kalalım.

Öznur Barlas/ Kültürler arası iletişim uzmanı

Oznur Barlas / AVRUPAPRESS

Devamını Oku

Sağlık sektöründe İletişim

Sağlık sektöründe İletişim
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Doktor beyi anlayamıyorum…. iletişim kurmanın farklı yolları (işaret dili) olması ile beraber, en önemli ve doğru iletişim yolu aynı dili konuşmaktan geçer. Bulunduğumuz ülkenin diline hâkim olamadığımız zaman, iletişim sorunları yaşamamız kaçınılmazdır. Bu iletişim problemleri günlük yaşantımızı büyük oranda etkilediği gibi, bütün geleceğimizin yol haritasını biz farkına dahi varmadan emin adımlarla çizmeye devam etmektedir. Hollandacayı anlamanın ve konuşmanın önemlerini sanırım anlatmama dâhi gerek yok, her alanda kendimizi ifade etmeye ihtiyacımız var. En basitinden marketlerden tutalım da gözbebeği çocuklarımızın okullarına kadar saymakla bitiremeyiz. Lâkin ben bugün sağlığımız söz konusu olduğunda dil yetersizliğinin ne gibi sıkıntılara yol açabileceğine değinmek istiyorum. Rutin doktor kontrollerinde dilimizin döndüğünce Hollandacamız ile durumu kurtarmaya çalışabiliriz, fakat küçük bir yanlış anlama bile sağlığımızı tehlikeye atabilir. Bunun üstüne birde hekimlerin tanı bildirimi için tıbbi terimler kullanmaları, bizi tamamen dilsiz bir duruma düşürebilir. Hastanelerde kalmak zorunda olan vatandaşlarımız, dil eksikliğinden dolay hemşirenin ne yapacağını anlayamadığı gibi kendi ihtiyaçlarını da ifade edemediğinden endişeler yasar. Oda arkadaşı ile konuşamadığı için sessizliğe bürünür. Sıkça karşılaştığımız durumlardan birisi hastanın ameliyat öncesi kendini gerektiğince hazırlayamaması. Burada bir örnek ele alalım, 70 yaşında Mustafa amca kol uyuşması ile doktora başvurur, incelemeler yapılır ve neticesinde boyun ameliyatına karar verilir. Bunun yanı sıra Mustafa amcanın tansiyon ve tiroit sorunları vardır ve diyabettir. Mustafa amcaya kan cıvıtıcıyı geçici bir süre ameliyat sonrasına kadar bırakması, fakat diğer ilaçlarına bir gün öncesine kadar devam etmesi ve ameliyat günü sadece mide koruyucu alması gerektiği söylenir. fakat Mustafa amcanın yanında gelen iyi niyetli kişinin yanlış tercümesinden dolayı, Mustafa amca 3-4 gün boyunca mide koruyucu dışında hiç bir ilacını almaz ve sonucunda ameliyata 2 gün kala yorgun bitkin bir şekilde kendini hastaneye zor atar ve yoğun bakıma alınır. Bazen, hatta çoğunlukla Belçika’da kısıtlı imkanlarla eğitim almış ve diline hakim olduğunu düşündüğümüz kişiler dahi, günlük hayatlarında tıbbi terimler kullanmadıkları için hekimi anlamakta zorlanmaktadırlar. Bu da gayet normaldir. Her işin bir ehli olduğu gibi, bu işin ehlide hastanelerde görev yapan kültürler arası uzlaştırıcılarımız veya sosyal tercümanlarımızdır. Bu görevlilerden ücretsiz yardım talebinde bulunmak en doğal hakkımızdır, lakin her işin bir kuralı vardır, dil yardımına ihtiyacımız olduğunda bunu vaktinden önce bildirmemiz gerekmektedir ki, talebimize cevap verilebilsin. Yalnız arzın talepten düşük olduğu da bir gerçektir. Yine de mümkün mertebe eş dost akraba değil de profesyonel yardım almaya çalışılması en doğrusudur, en ufak bir yanlış en kötü sonuçları doğurabilmektedir. Burada hastanede görevli olan kültürler arası uzlaştırıcılarımıza büyük görev düşmektedir, hastaya samimi davranmaları gerekirken empati kurmayı da bilmelilerdir. Hasta dil sorunundan dolayı zaten zayıf konumdadır, bu konumu dikkate alarak, hastayı rencide etmeden onun seviyesinde konuşabilmeli, anlayacağı şekilde tercüme edebilmelidir. Doğru yardımı almak her vatandaşın en tâbi hakkıdır. Bu madalyonun bir de ters yüzü var tabi ki, bazen hastalar doktora kusamadıkları memnuniyetsizliklerini tercümana kusmak isterler,sebebi ise aynı dili konuşuyor ve dillerinin kılıçtan keskin olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da maalesef tercümana yapılan (yersiz) bir hakarettir. Değinmeden geçemeyeceğim son bir konu var, birinci nesil gelenlerimizin yabancı dili öğrenememelerini çok iyi anlayabiliyoruz, atalarımız ilk göçlerini yaparken, Belçika’da bu kadar uzun kalacaklarını hesaba katmadan, 75 yaşındaki Mehmet amcanın deyimi ile ekmek kazanmaya gelmişlerdir, üstelik o zamanlarda dil öğrenme imkânları da yoktu. Ama genç neslin dilli öğrenme gayreti göstermemesi çok ta akıllıca değil. Susayan kanmam, acıkan doymam sanırmış misali, gençliğin peşinden gelecek ihtiyarlığı dikkate almadıkları gibi, ihtiyarlığın beraberinde gelecek sağlık sorunlarını düşünmemektedirler. Halbuki maddi yatırımdan daha önemli olan her alanda manevi yatırımdır… Unutmayalım, dile gelen ele gelir, yani bir işi yapacağımızı söyleye söyleye, dediklerimizi gerçekleştirebiliriz. Azmin olduğu yerde imkânsızlıklar yok olur. Naçizane fikrim özelikle bulunduğumuz ülkenin diline hakim olmaya ve karınca kararınca dâhi olsa toplumsal ilerlemeye katkı sağlamaya çalışmamız doğrultusundadır.

Öznur Barlas /AVRUPAPRESS

Devamını Oku

Sağlık sektöründe kadın erkek ilişkisi

Sağlık sektöründe kadın erkek ilişkisi
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Belçika’da serbest hekim yasası olması özgürlük ile birlikte bazı sorunlarda getirmektedir. Her milletin hatta her toplumun kendine öz değerleri vardır. Kimi toplumlar bu değerlere geleneklere sımsıkı sarılırken, kimi toplumlar zamanla esneyebilmektedir.

Toplumumuzu genellememekle birlikte, kadınlarımızın çoğunluğu erkek doktor/ hemşire veya bakıcıdan yardım almayı kabul etmemektedirler. Bunun temel nedeni dini veya kültürel değerlerimize değinmektedir ve bazı sorunlara yol açmaktadır. Böyle durumlarda Erkek doktorlar veya bakıcılar ( Müslüman) kadınların taraflarından tedavi görmeyi reddetmelerinin yanı sıra birde bu bayanların eşleri ile muhatap olma durumunda kalmaktadırlar.

Fakat küçük yaşta ana vatandan yurtdışına gelin gelen kızlarımızı düşündüğümüzde, onları anlamak çok ta zor değildir. Bu küçük kadın gözünü açmış eşini görmüş, kendini ancak eşine açmış olduğundan, yabancı bir erkek doktor/ bakıcıya kendini tedavi içinde olsa göstermekte utanması zorlanması normaldir. Bunun yanında dil bilmemesi de kendini tamamen eşine bağlı kılmaktadır. Böyle durumlarda hekimler hastaya anlayışla yaklaşmalıdırlar.

Birde eşlerinin erkek doktora görünmesini istemediklerinden dolayı, uzmanlığı tedavi ile uyuşmadığı halde kadın doktora gitmelerini isteyen erkekler vardır. Bu davranışlarının sebepleri genellikle kıskançlıktan kaynaklandığı halde bunu dini sebeplere dayatmaktadırlar. Hatta erkek doktora gidildiğinde muayeneye eslerinin yanında girmekte olan erkeklerimiz vardır. Eşi başında asker gibi bekleyen bir bayan nasıl rahat edebilir? Doğru dürüst derdini bile anlatamadan ayrılır doktordan.

Bu konuda çokça örnekler vardır ama biz burada iki örneği ele alalım. Hamile bir bayan bütün rutin kontrolleri için kadın bir jinekoloğa gitmektedir ve en doğal hakkıdır. Olacak bu ya doğum hafta sonu veya gece gerçekleşecektir ve nöbetçi doktor erkektir. bu durumda doğumu illa ki kadın doktor yaptırsın diye dayatarak annenin ve bebeğin sağlığını tehlikeye atılmaktadır. Doğumun gecikmesi hem anne hem bebek için bir tehlike oluşturmaktadır, burada hayati bir tehlike vardır. Ve dikkate alınması mecburidir.

İkinci bir örneğe gelelim, bayan ağır bir bel ameliyatı olmuştur ve fizik tedavi yapılması gerekmektedir. Bu ameliyat sonrası imkanlar dahilinde uzman fizyoterapist erkek ise, uzmanlığının dışında bir kadın fizyoterapiste tedavi olup ve iyileşme oranını düşürmeninse bir anlamı yoktur.

Halbuki söz konusu sağlımız olduğunda ve imkânlarımızın kısıtlandığı durumlarda dinen bütün mahremiyet yok olmaktadır, esas olan insan sağlığıdır. Bize bu beden bu ruh yaratıcımız tarafından emanet edilmiştir, bedenimize ve ruhumuza en iyi şekilde sahip çıkmamız emredilmektedir, yani bütün öncelik sağlımızı korumaktan geçmektedir. Sağlıklı bir bedene bir ruha sahip olamayan bir insan yaratıcısına ne kadar kulluk edebilir, ailesine, sevdiklerine ne kadar faydalı olabilir ve dahası toplumda ne derece yer alabilir? Nasıl bir katkı sağlayabilir? Nasıl sağlıklı bir nesil yetiştirebilir? Ana fikrimiz olarak toplumsal ilerleyebilmenin gereğince her bir (bedenen/ruhen sağlıklı) bireye ihtiyacımız olduğunu benimsemeliyiz.

Olayın bir başka boyutu da, dinimiz hem erkek hem kadın için mümkün olduğu takdirde kendi cinsine tedavi olmayı ön gördüğü doğruluğu ile beraber, her ne sebepten ise erkeklerimizin kadın doktorları reddetme yüzdeleri kadınlara istinaden daha düşük olmasıdır, buda biraz düşündürücüdür…

Birde işin başka tarafı var tabi ki, toplum olarak zaaflarımızı şartsız koşulsuz dinimize kültürüme bağlarken, Avrupa’nın göbeğinde nasıl bir izlenim bırakıyoruz düşünmeliyiz. Maalesef bu durumlarda kadınlarımızın bastırıldığı, horlandığı, bir görünüm bırakmaktayız. Oysa ki kadın bir ailenin olmazsa olmazıdır, aileyi birlikte tutandır, gururdur…

Ilk başta belirttiğim özgür hekim seçeneği acil durumlarda öncelik değildir, öncelik müdahale edilmesi gereken insan hayatıdır….

Öznur Barlas / AVRUPAPRESS

Devamını Oku