DOLAR 44,8950 0.07%
EURO 52,8847 -0.11%
ALTIN
BIST %
BITCOIN 34358381,67%
Ankara
14°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

m/main/wp-content/uploads/2025/05/Aydin-Saglam-Sigorta-2-scaled.jpg">
ORTA ÇAĞ’DAN YENİ ÇAĞ’A BURJUVAZİ VE ARİSTOKRASİ ARASINDAKİ ÇATIŞMA
  • AvrupaPress
  • Avrupa
  • ORTA ÇAĞ’DAN YENİ ÇAĞ’A BURJUVAZİ VE ARİSTOKRASİ ARASINDAKİ ÇATIŞMA
747 okunma

ORTA ÇAĞ’DAN YENİ ÇAĞ’A BURJUVAZİ VE ARİSTOKRASİ ARASINDAKİ ÇATIŞMA

ABONE OL
avril 29, 2021 21:51
ORTA ÇAĞ’DAN YENİ ÇAĞ’A BURJUVAZİ VE ARİSTOKRASİ ARASINDAKİ ÇATIŞMA
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Batı Romanın yıkılmasıyla Avrupa’da merkezi otoritenin olmadığı yerel ve çoklu iktidar odaklarının ortaya çıktığı yeni bir dönem geçiş anlamına gelir. 15. Yüzyıla kadar uzanan döneme Orta Çağ denir. Orta Çağ’ın tanımlayıcı niteliği feodalizm ve Hıristiyanlıktır. Orta Çağ’a doğru Hıristiyanlıkta henüz Roma İmparatorluğu varlığını korurken doğmuş ve yaygınlaşmıştır. Roma’nın Hıristiyanlığa karşı ilk tepkisi kiliseyi baskılamak olmuştur. Ancak Constantinus ve Licinius, MS. 313 yılının Şubat’ında Milano Fermanı’nı imzalamasıyla Hristiyanlık serbest bırakılmıştır. Hıristiyanlığın siyasal iktidar karşısındaki tutum meselesinde ise Augustinius, Hıristiyanlığın Orta Çağ boyunca hakim olacağı dünya görüşünün oluşumunda önemli bir rol oynadı. Augustinius, tüm Hıristiyan cemaati anlamına gelecek şekilde Kiliseyi Tanrı devletinin yeryüzündeki temsilcisi olarak işaret etmiştir. Yine de Kiliseyi, merkezi güç olarak kurumsallaştırarak Avrupa’da başat siyasal aktör haline getiriş sürecini başlatır. Bu sürecin en önemli bileşeni Avrupa’nın toplumsal, siyasal yapısının belirleyici niteliği Feodalizmdir. Feodalizm Orta Çağ’ın tümünde rastlanan bir model değildir. Zamanla ortaya çıkmış ve farklı bilgilerde, farklı niteliklerde kendini gösterir. En genel anlamıyla feodalizm belirli türde toplumsal ilişkilere dayanan üretim biçimidir. Orta Çağ’ın feodal toplum yapısı başlıca üç toplumsal tabakanın varlığına dayanır. Bunlar; soylular, ruhban sınıf ve köylülerin üretim ilişkilerine dair olduğu için, anılması gereken Roma’da ortaya çıkan manoryal örgütlenmenin belirleyici rolüdür.

Aristokrasi Orta Çağ’a damgasını vuran, azınlıktaki soylu kesimleri ifade eden bir kavramdır. Orta Çağ’da Kiliseyi arkasına alarak yönetim gücünü baskıcı bir sistem haline getirdi. Aslında başlangıçta Kilise gücünü Batı Roma’nın yıkılmasından sonra ayakta kalan tek önemli kurum olmasından almıştır. Başlarda gizli teşkilatlanma ya da cemaat şeklinde yapılanmış olsa da yeterli kalabalığa ulaştığında, bu kalabalıktan aldığı destek ile açık açık yayılmaya başlamıştır. Aristokratların ya da diğer bir ifadeyle feodal beylerin Kilisedeki en büyük etkisi Kiliseleri, rahipleri seçebildiği gibi onlara toprak işletme yetkisini zamanla vermek olmuştur. Böylece bu iki yapılanma beraber hareket edecek nedenlere de sahip olmuştur. Kilise ise zamanla Tanrısal gücünü siyasal etkide kullanabilecek sürece getirerek, Krallara taç giydirmişlerdir. Böylece ellerinde aforoz silahı ile Kralın itiraz etme haklarını da ellerinden almıştır. Böylece Kilise feodalite ile zenginleşip, hiyerarşik örgütü, geniş mülkleri ile sanki devletleşeceklerdir. Ancak zaman öylece yaptıklarını yanlarına kar bırakmamış ve kendi aralarında çatışmalara sebebiyet vermişlerdir. Bu ayrılıkçı görüşlerin sebebiyet verdiği Kiliselerin bozulması, sapma hareketlerine ve İç Haçlı Seferleri’ne de neden olacaktır. Ellerindeki bu güçleriyle sömürdükleri, bilgiden yoksun bıraktıkları halkın bulundukları, yaşadıkları konumları dışında da yerler olduğunu ve Kilisenin beyan ettiği gibi dünyanın sadece onlarla sınırlı olmadığını keşfetmiştir. Ayrıca Kilisenin eşitlik ve kardeşlik üzerindeki naraların işe yaramadığını anlayan İngiltere halkı 1381’de Büyük Köylü Ayaklanmasına sebebiyet verecek toplumsal boyuta kadar ulaşmıştır. Gelecekte Kilise için problemler azalmak yerine artacaktır.

Buraya kadar geçen süreçte dinin siyasal otoriteye karışması ile çıkan sonuçları görüyoruz. Ancak günümüzde feodalite, aristokrasi veya kral olmamasına rağmen, birçok dinsel yönetimli ülkelerde, Orta Doğu’daki birçok ülkede mevcut örnekleri vardır, eşitlik adı altında sömürüler yapılmaktadır. Yönetici ve yönetilen arasındaki artan ekonomik uçurumlar, elitlik seviyesi(kültürel ve bilgisel birikim olarak algılanacak eşitlikten bahsediyorum) farkı aynı

sorunlara ulaştığımızı gösterir. Orta Çağ’dan bu yana tarihin belirli tekerrürlerinden biri olan bu durum günümüzde de geçerliliğini korumakta. Herkesin, dinini yaşamakta özgür bir dönem veya zamanda olmamız gerekirken, birbirini yargılayan, ötekileştiren bir Çağ’ın ortasında kalmış olduk. O dönemde olduğu gibi bu dönemde de din ucu sivri bir kılıç gibi kullanılmaktadır.

Gelelim konunun devamına. Haçlı seferlerine topraksız bir feodal beyin himayesine sığınmış aç köylüler, bir parça toprak edinebilmek için, kasabadaki, kentlerdeki işsiz güçsüz kimseler, suçlular takımı yağmalamalarla dünyalıklarını yaşanılır yer haline getirmek için katıldılar. Sonuçta Sefer Doğu-Batı ticaretine sebep olmuş ve birçok kenti zenginleştirmiştir. Bu ticaretin, ticaret ve sanayi kentlerinin feodal toplumun bağrında burjuva ekonomisinin, burjuva toplumunun ve kültürlerinin tohumlarını geliştirerek Yeni Çağ’ı hazırlamışlardır.

Buraya kadar olan kısımda ise önceleri dinin kullanıldığı ancak gerçeğin aslında birden fazla toprak parçasına sahip olma isteğinin doğmasına sebep olduğunu görmüş olduk. Şimdide toprak istediğinin simgesi olan para çoğaltılmak isteniyor ve çoğaltılıyor da. Günümüzde birçok iktidar, gidene kadar mal varlıklarını artırarak, halkı sömürü malzemesi olarak kullanıyorlar. Maalesef halk ya uyuyor ya da yarı uyur halde. Yani ya kabullenmiş ve çözüm bulmamak için çabalıyor ya da zaten durumun farkında bile olmuyor. Bu durum varlığının kanıtlarından biri de bilgi çokluğunda olup, bilgisizlikte kavrulan kesimin varlığı. Bir kanıt daha sumacaksam o da eğitimin arttığı ancak eğitimin karşılığının alınamadığı vasıfsız bireylerin yetiştiğidir. O dönemde olduğu gibi bu dönemde de sadece galaya a gelmeye hazır, bilgi yığını arasında kaybolan, neye inanıp neye inanmayacağını bilmeyen, bilemeyen nesil yetiştirilir.

Aslında Yeni Çağ’ı başlatan olayların başında matbaanın bulunmasıyla kitapların çoğaltılmaya başlanması ve asıl önemli süreç İstanbul’un 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesidir. Bu fetih ile Orta Çağ’ın kapanması ve Yeni Çağ’ın başlaması Reform ve Rönesans Hareketlerini de beraberinde getirecektir. Bu iki hareketle Aydınlanma sürecinin eşiğini getirecek en önemli olaylardandır. Reform sürecinde Martin Luther’in büyük etkisi yadsınamaz. Esasında Kilise mücadeleyi Martin Luther’le başlayan din savaşlarına kadar bırakmıyor. Kilise parayı tüccarlardan alamayacağı için çözümü cennetten arsa satmakta buldu. Fakirlerin cennetten arsa satın alamayacağı gerçeği ile yüz yüze kalan halk Kiliseyi protesto etmeye başladı. Böylece Protestanlık başlamış oldu. Protestanlığı Martin Luther’in “Doksan Beş Tezi” neden oldu. Luther, matbaanın gelişmesiyle basılan kitaplar dışında, tavrından dolayı ceza verilen süreçte en büyük adımı attığı İncil’i Almancaya çevirdi. Böylece fitili ateşlenen reformun daha da geniş alana yayılmasını sağlamış oldu. Bu burjuva ve aristokrat savaşının önemli diğer isimlerinden biri de Thomas Müntzer’dir. Kiliseye duyduğu nefretle beraber soylulardan da tiksindiği açıktır. Açıktır çünkü Müntzer, anti-Luther’dir de ayrıca. Ölüm sebebinin de Almanya’daki köylü ayaklanmasını yönettiği ve sonucunda da yakalandığı çiftçilerle beraber öldürülmesi bunu kanıtlar niteliktedir. Sıradaki düşünür de olaylarda altta kalamayacak Bruno, Kilise sömürüsüne son vererek, Kiliseyi devletin bir organı haline getiriyor. Ayrıca devlete başkaldırmanın dinen yasak olduğunu söyleyerek neden bunu yapmaya çalıştığını da bizlere açıklıyor. Niccola Machiavelli, ticaretten zenginleşen bir aileden geliyor. Hapiste bulunduğu dönemde eserlerini kaleme alarak bizim de onun hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor. En önemli eseri olan “Principe” yani “Prens” veya Hükümdar”dır. Bugün ki siyaset bilimin kuramcılarındandır. Dinden arınmış bir düşünce tarzı ile mantığını önde tutuyor. Söylemek istediği şey “ahlaklı olandan çok hırsız olanın başarılı olduğu dünyevi iktidarda Kilise hırsızlardan biri olduğundan, Prens amacı için ahlak kurallarını bile çiğnemelidir” diye düşünür.

Yöneticilere pragmatik olmayı tavsiye ederek Machiavellist bir yaklaşıma da öncü olur. Machiavelli böylece güçlü iktidarın büyük habercisi olur. Jean Bodin’e gelecek olursak ona göre; Doğaya inan bir eğilimi var. Soylulara karşı kralı destekler. Kralın gücü halka dayanır. Kraldan laik yönetim şeklini ister. Yönetimin amacını bütün yurttaşların mutluluğunu sağlamak ve bunun içinde halkın ekonomik düzenini sağlamalı Kral. Toplum barış içinde olduğu sürece yaşama güvenliği olur der. Ancak o zaman maksimum refah seviyesine ulaşılacağını savunur. Devlet ve kral önce aileye önem vermeli. Çünkü ailede baba nasıl aileyi koruyorsa, kralda tüm ailelerin babasıdır diyerek görüşünü savunur. Devlet başlarda zor kullanarak bir araya getirilmiş bir toprak parçasıdır. Ona göre korkunun ve gücün yerini hukuk alır. Bireysel egemenlik yetkilerini oluşturur. Egemenliğin tek olduğunu, mutlaka kimseye devredilemeyeceğini ve bölünemeyeceğini de ekler. Krala egemenlik gücünün halk tarafından verildiği için son sözü söyleme hakkı halktadır. Yasa çıkarma halk temsilcilerinde, yasaları uygulayan monarktır. Kralda monarkta özel mülkiyete saygı duymalıdır. Devletin meşru olmasının tek kaynağı halktır.

Thomas Hobbes, “Beni annem barış ve korkuyla beraber doğurdu. O yüzden çok korkuyorum.” der. Doğal ortamda devlet, kral ve kilisenin olmadığını ve ondan halkın seçme yetkisi olduğunu kabul eder. O zaman her bir birey içinde bu egemenlik yetkilerini de taşımış oluyor. İnsanları cezalandırmak doğuştan gelen özelliklerden olduğunu savunur. Verilen bu yetkilerin bir süre sonra kral, feodal bey ve Kilise tarafından gasp edildiğini söyler. Bireylerin egemenliği elinden alındığında birey artık köledir. Artık efendisinin buyruğuna geçmiştir. En öenmli sözlerinden biri “İnsan insanın kurdudur.” Doğrudan demokrasiyi savunuyor. Modern devletin kurucusudur çünkü Hobbes’ta egemenlik yetkisi bireylerdedir. Dinsiz olduğundan Kiliseye karşı geldiği için ölünce kitapları yakılıyor. Aydınlanmaya geçmeden John Locke’den bahsetmek gerekir. Kendisi bir İngiliz ve Katoliklere karşıdır. Thomas Hobbes’in Toplum Sözleşmesine önem veriyor. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin ilkel zeminini hazırlıyor ancak bunu yargı ayağını eksik bırakarak yapıyor. Liberal devletin kurucusu olduğu gibi onun için hiç kimse, kimsenin kölesi de değildir. Herkesin kendi faydasını arttırarak yaşayabileceğini ifade ediyor. Aydınlanma aslında başından beri bahsettiğimiz Reform, Rönesans ve Hümanizm olarak karşımıza çıkar. Orta Çağ boyunca Kilisenin insanların düşüncesini ipotek koyduğu düşünüyorlardı. Aydınlanma ile beraber akıl tekrar ortaya çıkmıştır. Buna zihni aydınlanma da diyebiliriz. Aydınlanma ile Kilise, eğitime karışmayacak, insanların özgürlükleri aleyhine propaganda yapmayacak ve dünyevi işlere de karışmayacaktı. 1948 Westhphalia Antlaşmasıyla ve beraber Kilisenin baskısı ortadan kalkmıştır. Aydınlanma karanlıktan aydınlığa kavuşmak olarak yorumlanabilir. Kilisenin baskısı ortadan kalkınca, insanlar Kiliseden önce nasıl düşünüyorlarsa aynı şekilde tekrar düşünmeye başlıyorlar. Aydınlanma ulus-devlet düşüncesini tekrar oluşturuyor.

Montesquieu, soylu aristokrat ailenin bireyidir. Denge-denet düzeneği ile erkler ayrımını açıklar. Açıklamalarının tutarlı olma sebebi, kendisinin de yönetimde deneyim sahibi olmasıdır. Ona göre yönetici insanları aç bırakabilir ama onuruna ve özgürlüğüne dokunmaması gerektiğini savunur. Jean Jeak Rousseau da kendi çıkarına ve yasasına göre davranan bir kişiliği vardır. Bu yüzden çıkarcı ve fırsatçıdır. Fransız Devrimini yapanların hocası sayılır. Doğanın hiçbir zaman insanlara eşitsiz davranmadığın, eşitsizliği insanların yarattığını söylüyor. Kanunları ortaya çıkaran şeyin güç olduğunu da belirtiyor. Rousseau insanların eşitsiz olmadığını yani eşit olduklarını savunur. Sonuçta burjuva sınıfının güçlenmesini sağlayan Fransız Devrimi 1789 yılında meydana geldi. Burjuvazi Fransız Devrimi ile aristokrasiyi devirerek yönetime sahip

olmuştur. Aslında Devrim sadece iki sınıf arasındaki bir sebebin doğurduğu tek sonuç yoktur. Bir sonucu da yönetim sisteminden farklı olarak Avrupa da gücü elinde bulunduran şehirler de değişmiştir. Kral XVI. Louis, aristokratların isteği üzerine vergileri almak için Etats Generux’un toplanmasına karar verdi. Meclisteki tabakaların ilk ikisine aristokratlar egemendi. Üçüncüye de burjuvazi, köylüler ve işçiler bulunuyordu. Bu farklılık aristokratların üstünlüğünden ve baskısından dolayı Kral, meclisi yani Etats Generux’u kapattı. Buna sert tepki gösteren burjuva ve geniş halk kitlesi ile Fransa ikiye bölündü. Kral, Aristokrasi ve Kilisenin bulunduğu taraf öteki taraf yani Burjuva ve halka yenildi. Böylece Fransız devrimi de sonuçlanmış oldu.

Buraya kadar anlattığım hem burjuvazi hem aristokrasi günümüzde tam olarak neye karşılık gelir sorusuyla karşı karşıya kalıyorum. Cevap olarak, kendi bireysel fikrimce, verebileceğim şey burjuva ın azınlıkta kalıp aristokraştırıldığı ve halkın yalnız bırakıldığı olur. Bu tezimi kısaca şöyle anlatabilirim. Aristokratların bitirip ancak burjuvazinin arttığı yenilikçi dönemde, burjuvazinin de kendi ve halk arasındaki uçurumu açtığıdır. Yani halk yine aşağı kesimde kalarak, orta sınıfa yükselen burjuvazinin de iyice yükseldiğidir. Günümüzde sınıfsal geçişlerine geçmiş tarihlere göre daha kolay olduğu açıktır. Yani sınıfsal geçişler mümkündür. Ancak bu mümkünlük için de yine koşullar gereklidir. Evet, belki başında eleştirdiğim din, babadan oğula geçen bir sistem, kültür ya da dil farklılığı sınıfsal geçişlere engel değildir. Ancak simgesel hale gelen parasal çokluk büyük bir fark yaratır. Bilginin parayla alındığı bu dönemde orta seviyenin aşağısında bırakıldığı bir kesimin hala var olması bu uçurumu gözler önüne sürüyor. Kendi ülkemizde bile artan şiddet olayları, hırsızlıklar, yolsuzluklar ve kendi içinde ifade edilen « ezilen olmamak için ezmek gerek » ifadesi bile bunu kanıtlar niteliktedir. Bir şekilde güçsüzün ezildiği hiçbir toplumda gelişme görülmediği gibi, buna sebep olanların yükselse bile sert düşüşleri de yaşayacağı açıktır. İnsanların iyi şeylere para harcamak yerine geleceğini sağlamlaştırmak için birikime başlaması bile aslında ters giden bir düzenin varlığını kanıtlar. Bu tekerrür tarihten ders çıkarılması gereken en önemli şeylerden biri de başarının bilgiden, sevgiden ve en önemlisi, karşındaki kim olursa olsun, saygıdan geçtiğidir.

Beğenmediğimiz her düzende başı dik bir saygıyla duruşumuzu sergilemek gerekir. Gelecek nesile, içinde sevgi olmasa bile saygı bırakmak zorunda olduğumuzun farkında olmalıyız. Gelecek yarınlar artık sadece saygıyla aydınlığa çıkacaktır.

Asli Aydin  /  AVRUPAPRESS

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP