DOLAR %
EURO %
ALTIN
BIST %
BITCOIN 3750176-1,94%
Ankara
28°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

m/main/wp-content/uploads/2025/05/Aydin-Saglam-Sigorta-2-scaled.jpg">
çifteler- ölü adamın karısı..
777 okunma

çifteler- ölü adamın karısı..

ABONE OL
septembre 11, 2026 18:14
çifteler- ölü adamın karısı..
1

BEĞENDİM

ABONE OL

çifteler- ölü adamın karısı…
1649 baharıydı. Bayat’tan ve köylerinden asker toplanıyordu; Girit’e, Kandiye önüne gideceklerdi. İbrahim oğlu Ali Beşe bir sabah Çifteler’in tozlu yolundan çıkıp gitti ve o gidiş on iki yıl sürdü.

Giderken Emine’nin karnında bir çocuk vardı. Daha doğmamıştı. Kız mı oğlan mı, kimse bilmiyordu. Ali gitmeden önceki gece elini karısının karnına koymuş, « Dönünce adını beraber koyarız, » demişti. Emine, « Dön, yeter, » demişti.

Sabah kapıda kaldı Emine. Bir eli önlüğünde, bir eli karnında.

Kadınlar hep kapıda kalır bu topraklarda. Erkekler gider; sefere, gurbete, ölüme. Kadınlar eşikte durur, gözleriyle giden sırtı yolun sonuna kadar taşır. Sonra sırt kaybolur. Sonra toz iner. Sonra kapı kapanır.

Ali bir kere dönüp bakmıştı, bir elini kaldırmıştı. Emine karşılık vermişti.

O kaldırılan el, doğmamış çocuğun babasından gördüğü ilk ve son şeydi.

Çocuk kız oldu.

Kasımdı. Ebe « Kız, » dedi ve « Adı? » diye sordu. Emine kızın yüzüne baktı; kaşlar Ali’nin kaşlarıydı. Adı tek başına koydu: Fatma. Ali’nin anasının adı. Bu adı Ali’ye bir şey söylemiş olmak için koydu; ne söylediğini kendi de tam bilmeden. Belki « seni bekliyorum » demekti bu ad. Belki « bu ev senin evin. » Belki de yalnızca, çocuğa tutunacak bir baba tarafı bırakmaktı.

Ebe, « Babası nerde? » diye sordu. « Girit’te. » « Döner inşallah. » « Döner. »

O gece Emine kapıyı açık bıraktı. Kasım soğuğunda. Belki dönerse, diye.

Fatma emekledi, yürüdü, konuştu. İlk kelimesi « ana » oldu. İkinci kelimesi de « ana » oldu. « Baba » kelimesini bilmiyordu; çünkü bu evde bir baba yoktu. Bir baba adı vardı: Ali Beşe. Bir de sandığın dibinde bir aba.

Emine ona her akşam babasını anlattı. « Baban uzaktadır. Baban gelecek. » Fatma, kelimenin anlamını henüz bilmeden, anasıyle birlikte kapıda beklemeyi öğrendi. Kervan geçti mi ana koşuyordu; kız da koşuyordu. Nal sesi duyuldu mu ana pencereye gidiyordu; kız da gidiyordu.

Bir çocuk, hiç görmediği birini beklemeyi nasıl öğrenir?

Anasıne bakarak.

Geceleri kapıda bekliyordu Emine. Kızı uyuduktan sonra. Her gece. Lambayı söndürmüyor, kapının iç tarafına, eşiğin dibine oturuyordu; sırtı duvara, kulağı yolda. Köyün sesleri teker teker sönerdi: son köpek, son ocak, son kapı. Sonra yalnızca yol kalırdı. Yol geceleri konuşur; bir adım, bir taş, bir rüzgâr. Emine hepsini dinlerdi. Her ses bir soruydu: o mu? Hiçbiri o değildi.

Bazı geceler onunla konuşurdu. Fısıltıyla, kızı uyanmasın diye. « Kızın var. Adı Fatma; anan gibi. Bugün yürüdü. » Karanlığa söylerdi bunları; karanlık almazdı. Bazı geceler sadece otururdu. Bir saat, iki saat. Sonra kalkar, kapıya elini koyar — açmazdı, sadece koyardı — ve yatardı.

Haber yoktu.

Bir mektup gelmedi; Ali yazamazdı, Emine okuyamazdı. Bir asker dönmedi ki « gördüm » desin. Bir kervancı « selam söyledi » demedi. Girit’ten, İzmir’den tek kelime gelmedi. Ölmüş mü, sağ mı, hasta mı, esir mi? Hiçbir şey. Kötü haber bile bir haberdir; insan kötü haberle bir şey yapar; ağlar, gömer, yaşar. Haber yokluğuyla hiçbir şey yapılmaz. Sadece beklenir.

Emine her gece bekledi. Her gece haber yoktu.

Fatma üç yaşındayken bir gün sandığı açtı, abayı çıkardı, sürüyerek annesine getirdi. « Bu babamın mı? » Emine, « Babanın, » dedi. Kız abaya sarıldı, kokladı. « Babam böyle mi kokuyor? » Emine cevap veremedi. Aba artık nem gibi, sandık gibi, zaman gibi kokuyordu. Ali gibi kokmuyordu. Emine bunu kızına söylemedi.

Beş yaşındayken sordu: « Babamın yüzü nasıl? »

Emine anlattı. Kaşları, gözleri, gülüşü… Anlatırken fark etti ki, kendi hafızasında da yüz silinmeye başlamış. Kaşlar kalmış, gözler kalmış; ama arası… arası bulanık. Anlatmayı kesti. Fatma o geceden sonra babasının yüzünü kendi çizdi kafasında. Her öksüz gibi. Annesinin anlattığından, köydeki başka babalardan parçalar alarak.

Yıllar, uzun kışlar hâlinde geçti. Çifteler’in kışları serttir; rüzgâr bozkırdan gelir, taş duvarları döver, bacadan içeri girer. Emine o kışlarda yalnız uyudu. Yatağın öbür tarafı soğuktu. Bazı geceler eliyle o soğuk tarafa dokundu, sanki dokununca ısınacakmış gibi. « Nerdesin, Ali? » Cevap yoktu. Rüzgâr vardı.

Köyün kadınları artık başka türlü bakıyordu ona; bakışlarında acıma vardı. Acıma, umuttan daha ağırdır. Umut insanı ayakta tutar; acıma çökertir. Emine kapıya hâlâ koşuyordu, ama artık koşarken utanıyordu.

Yaşlandı. Yavaş yavaş, kimseye belli etmeden. Saçlarına ak düştü, ellerinin derisi kalınlaştı. Bir gün suya eğildiğinde, bir zamanlar gelin olduğu yüzü bulamadı orada. « Ali beni tanır mı gelince? » diye düşündü. Sonra bu düşünceden korktu. Çünkü « gelince » demişti hâlâ. Hâlâ « gelince » diyebiliyordu.

Yedi yaşında Fatma, artık kapıya koşmuyordu. Ama anası koşunca arkasından bakıyordu. Bakışında bir şey vardı; çocukların büyüklere baktığı, çocuk olmayan bir şey.

Yedinci yılın sonbaharında Emine ikinci kaşığı sofradan kaldırdı. Yedi yıldır her akşam koyuyordu; yedi yıldır kimse tutmuyordu. Bir akşam eli gitmedi. Kaşığı elinde tuttu, uzun uzun baktı. Atmadı; atamazdı. Sandığa koydu, abanın yanına. O geceden sonra eşiğin dibinde her gece oturmadı. Ama her gece, yatmadan önce, kapıya elini koydu.

Sekiz yaşında bir gün Fatma, « Anne, » dedi, « babam gelmeyecek, değil mi? »

Emine bağırmadı. Yalnızca, « Gelecek, » dedi. Sesi hep aynıydı.

Ama o gece yatakta, o soğuk tarafa elini uzattığında, ilk kez düşündü: Belki kızım haklı.

Dokuzuncu yılın baharında haber geldi.

Getiren adam köyde yarım gün kaldı. Yolcuydu; topallıyordu; kâfir elinden yeni dönmüş, memleketine iniyordu. Cami avlusunda oturdu, su içti, ekmek yedi. Köyün erkekleri başına toplandı; esaret hikâyesi dinlemek isterler, herkesin bir yakını kayıptır. Adam anlattı: kürek, zincir, açlık. Sonra dedi ki: « Karahisar tarafından bir Ali Beşe vardı. Kürekte öldü. Denize attılar. »

Bu kadar. Öğleden sonra yola devam etti. Adını bile bilen olmadı.

Ama cümle kaldı. Cami avlusundan meydana, meydandan kapılara yürüdü. Kimse « hangi Ali Beşe » demedi. Neden desinlerdi? Köyde bir tek Ali Beşe eksikti.

Cümle akşama Emine’nin kapısına vardı.

Ali Beşe ölmüş.

İki kelime. İki kelimenin altında dokuz yıllık bir bekleyiş ezildi. Dokuz yılda gelen ilk haberdi.

Emine o gün ağlamadı. Büyük acıda insan susar. Emine sustu. Sandığı açtı, abayı çıkardı, yıkadı, kuruttu, katladı, geri koydu. Kaşığı eline aldı, uzun baktı, geri koydu. Bir ölüyü gömmek için beden gerekir; Emine’nin elinde beden yoktu. Mezar yoktu, taş yoktu. Elinde bir aba, bir kaşık, bir haber ve dokuzuna giren bir kız vardı.

Kıza söylemek gerekiyordu.

Akşam, ocağın başında söyledi. Fatma dinledi. Ağlamadı. Annesine baktı, uzun uzun. Sonra o soruyu sordu — Emine’nin ömrü boyunca unutamayacağı soruyu:

— Ana… hiç görmediğim birine nasıl ağlanır?

Emine cevap veremedi.

Fatma o gece sandığa gitti, abayı çıkardı, kucağına alıp uyudu. Sabah aba ıslaktı. Demek ki bir yolunu bulmuştu.

O gece Emine kapıya elini koymadı. İlk kez. Kapı, kapı olmuştu; bir adamın döneceği yer değil, bir tahta.

Emine’nin kendi ağlaması aylar sonra geldi — hamur yoğururken, hiç sebep yokken. Hamur tuzlandı, ekmek acı çıktı. Fatma o ekmeği yedi, bir şey demedi.

Mehmed bir hırsız değildi.

Bunu baştan söylemek gerekir; çünkü bu hikâyeyi dinleyen herkes önce ona kızmak ister. Kızmayın. Mehmed başkasının karısını çalmadı, başkasının çocuğunu da. Mehmed, dul bildiği bir kadına ve öksüz bildiği bir kıza yaklaştı — yavaş, saygılı, çekingen.

Belgede adı « Abdullah oğlu Mehmed, Arab » diye geçer. O dönemde « Abdullah oğlu » adı çoğu zaman sonradan Müslüman olanlara ya da azatlı kölelere baba adı olarak verilirdi. Belki Mehmed de bir zamanlar zincir görmüş biriydi. Bilemiyoruz. Bildiğimiz, köyün yerlisi olmadığı, kenarda durduğudur.

Belki bir kış Emine’nin damını onardı. Belki kapısına bir çuval un bıraktı, kimin bıraktığını söylemeden. Belki hiçbir şey yapmadı; yalnızca çeşme başında selam verdi, gözünü kaçırmadan ama uzatmadan da.

Köyün kadınları bir gün Emine’ye dediler: « Yeter artık. Ölen öldü. Sen sağsın, kızın öksüz. Ocağın soğuk, kapın kapalı. Bu adam iyi adam. »

Emine kabul etti — sevgiden değil, yorgunluktan. Bir insanın yalnızlıktan yorulabileceğini bilenler anlar bunu. Dokuz yıl bir gideni beklemişti; artık evinde bir canlının nefesini duymak istiyordu.

Fatma kabul etmedi.

— O benim babam değil.

Dokuz yaşındaki bir kızın « babam » dediği adam, hiç görmediği bir ölüydü. Yaşayan bir adamın bu ölüyle yarışması kolay değildi. Mehmed yarışmadı. Fatma’ya « kızım » demedi, « baba de bana » demedi. Yalnızca oradaydı. Sabah tarlaya gitti, akşam döndü, sofrada Fatma’nın önüne ekmeği o koydu ve gözünü kaçırmadan ama uzatmadan da, bekledi.

Sessiz bir nikâh oldu. Davul çalmadı. O gece Emine, dokuz yıl sonra ilk kez, yatağın soğuk tarafında bir sıcaklık hissetti. Ve utandı. Utancını da abayla, kaşıkla birlikte sandığa koydu.

Bir yıl geçti. Fatma bir gün damdan düştü, dizini yardı, ağzından kendiliğinden bir kelime çıktı:

— Baba!

Mehmed koştu. Kızı kucağına aldı, dizini sardı. İkisi de o kelimeyi konuşmadı. Ama o günden sonra Fatma ona baba dedi. Önce nadiren, sonra hep.

Ve sonra bir oğlan doğdu.

Adını Hasan koydular. Bu sefer adı iki kişi koydu. Bu evde ilk kez bir çocuğun adı yalnız konmamıştı. Emine bunu fark etti ve fark ettiği için utandı.

Hasan büyüdü, emekledi, yürüdü. İlk kelimesi « baba » oldu. Bu evde ilk kez bir çocuğun ilk kelimesi « baba » oluyordu ve o kelimenin karşılığı vardı: evde bir adam vardı, çocuğa dönüp bakıyordu.

Üç yıl.

Üç yılda bir ev, ev olur. Duvarlar dört kişinin sesine alışır. Fatma büyür, saçını örer, annesine yardım eder, kardeşini kucağında taşır. Emine bir gün — kendisi de fark etmeden — güler. Sonra kendi sesine şaşırır, sonra utanır, sonra bir daha güler. İlk yıl her gülüşü bir hırsızlık gibiydi; Ali’den çalıyordu. Sonra bir gün gülüşü hırsızlık olmaktan çıktı. Sadece gülüş oldu.

Sandığın dibindeki aba sandığın dibinde kalır; kaşık abanın yanında; kimse açmaz.

İnsan böyle iyileşir. Yavaş, suçluluk duyarak, kendine izin vererek.

On iki yıl.

Ali Beşe’nin nerede olduğunu belge yazmaz. « Kâfir elinde esir » der, o kadar. Ama o yıl Girit Savaşı’nın beşinci yılıydı ve Bayat ile köylerinden toplanan askerler İzmir’e, Foça’ya inip Kandiye’ye gidecek gemileri bekliyordu. 1649 Mayısında bir sabah Venedik yelkenleri Foça koyunda göründü. Ateş, duman, çığlık. Ali yanan güverteden suya atladı; bir ağla çıkarıldı; bir kadırganın kürek sırasına zincirlendi. Bir adam düdük çaldı. Kürekler kalktı, indi.

İlk gece bir şey öğrendi: bir adam zincire alışabilir. İkinci gece başka bir şey öğrendi: bir adam zincire alışmamak için bir şeye tutunmalıdır.

Ali iki yüze tutundu. Biri Emine’nin yüzüydü — kapıda duran, önlüğünü buruşturan. Öbürü bir çocuğun yüzüydü; hiç görmediği, belki hiç göremeyeceği bir çocuğun. Bu ikinci yüz her gece değişiyordu. Bazı geceler oğlandı, bazı geceler kız. Bazı geceler beş yaşında, bazı geceler on. Ali onu kendi elleriyle çiziyordu karanlıkta; Emine’nin gözlerini, kendi kaşlarını, anasının alnını koyuyordu yerine. Sabah oluyor, çizdiği yüz siliniyor, ertesi gece baştan çiziyordu.

Kürek sırasının tahtasına, ayağının dibine, bir çiviyle her Mayıs bir çizgi çekti. Dördüncü çizgiyi çektiği gece Emine’nin yüzünü kuramadı; gözler geldi, kaşlar geldi, arası gelmedi. Aynı yıl, Çifteler’de, Emine kızına babasının yüzünü anlatırken arasında durmuştu. Aynı yüz, aynı yıl, iki yerde birden siliniyordu. O geceden sonra Ali’yi kapıda yüzsüz bir kadın bekledi. Ama bekledi.

Kürekte bir Ali Beşe daha vardı. Elli yaşlarında, Karahisarlı, kale dibinden; elleri bir ömür toprak sürmüş gibi kalın. Forsalar ayırmak için birine Küçük Ali, öbürüne Koca Ali dedi. « Komşuyuz, » demişti Koca Ali ilk gece; « evde komşu değildik, kürekte komşu olduk. » Ona baba gibi baktı. Ateşli bir kış Küçük Ali’yi gizledi, kendi tayınını ona verdi, geceleri konuşturdu: « Kapıyı anlat. » Küçük Ali anlattı. Her gece. Ateş düştü.

O kış kadırgadan bir forsa fidyeyle kurtuldu; Bursalı bir tüccarın adamıydı. Zinciri açıldığı gün Küçük Ali onu yakaladı: « Çifteler’e haber ulaştır. Ali Beşe sağ, esir, dönecek — de. Karım Emine’ye. » Adam söz verdi. Ali ona o günkü ekmeğini verdi; başka verecek şeyi yoktu. Adam Anadolu’ya çıktı mı, yolda mı kaldı — Ali hiç öğrenemedi. Yıllarca « varmıştır » diye kürek çekti; kapıdaki kadının artık « sağ » diye beklediğini düşünerek.

Haber varmadı.

Yedinci sonbahar kadırgaya bir papaz geldi; tercüman anlattı: vaftiz olana zincir çözülür, Venedik’te iş verilir. Bazıları kabul etti, güverteden karaya yürüdü. Sıra Ali’ye geldi. « Karım bekliyor, » dedi. « Gittiğim adam olarak döneceğim. » Tercüman omuz silkti, geçti. Aynı sonbahar Çifteler’de Emine ikinci kaşığı sandığa koyuyordu. İkisi de öbürünün ne yaptığını bilmiyordu.

Sekizinci yazın sonunda Koca Ali öldü. Ateş; iki gün. Küçük Ali gece boyunca elini tuttu. Koca Ali son gece, « Karıma söyleme, » dedi. « Ölü bilsin. Bekleyen kadın yaşlanır, oğul; ağlayan kadın yaşar. » Sabah kürekbaşı zincirini açtı, bedeni denize bıraktı ve güverteden liste tutan kâtibe bağırdı: « Ali Beşe — öldü. »

Ad, suyun üstünde uzaklaştı. Bir limandan bir kadırgaya, bir kadırgadan esir değişimiyle dönen Sandıklılı bir delikanlıya geçti. Delikanlı Koca Ali’yi hiç görmemişti; yalnızca duymuştu: Karahisar tarafından bir Ali Beşe ölmüş, denize atmışlar. Bunu yanına aldı, memleketine götürdü. Ertesi bahar, Eskişehir yolundan inerken, Çifteler’den geçti.

Ali bunu bilmiyordu. Dokuzuncu çizgiyi çektiği gece « Emine bekliyor » dedi; her gece dediği gibi.

« Emine bekliyor. Çocuk büyüyor. Ölemem. »

Ve ölmedi.

On ikinci kışın sonunda adı bir listeye yazıldı. Kim yazdı, neden — bilmedi. Fidye mi, değişim mi. Mayısta on ikinci çizgiyi çekti; ertesi hafta zincir açıldı. Bileklerinde demirin izi kaldı; kalacaktı. Bir gemi onu İzmir’e bıraktı, Foça’nın hemen dibine. Yürüdü. Manisa, Kütahya, Karahisar. Yürürken tek bir sahneyi kurdu kafasında: kapıyı vuruyor, kapı açılıyor, Emine. Ve Emine’nin arkasında, on iki yaşında biri. Ali o birine bakıyor ve dört bin gecede çizdiği yüzü nihayet görüyor.

Ayakları kanadı.

Ve bir Ramazan akşamı Çifteler’in girişindeki çeşmeye vardı.

Çeşmede bir kız vardı.

On iki, on üç yaşlarında. Testisini dolduruyordu. Ali durdu. Kıza baktı.

Kız başını kaldırdı.

Emine’nin gözleri. Emine’nin gözleri, bir çocuğun yüzünde.

Ali’nin nefesi kesildi. Bir adım attı. Kız korktu; yabancı bir adam, yırtık bir aba, tuhaf bir bakış. Testiyi kaptı, geri çekildi.

— Kızım… — dedi Ali. Sesi çıkmadı, dudakları kımıldadı yalnız.

Kız duymadı. Testiyi göğsüne bastırıp koşarak uzaklaştı. Ali arkasından baktı. Kızın kaçışına, saçının örgüsüne, çıplak topuklarına.

Dört bin gecede çizdiği yüz işte oradaydı ve ondan kaçıyordu.

Fatma eve nefes nefese girdi.

— Anne, çeşmede bir adam var. Bana baktı. Tuhaf baktı.

Emine, « Kim? » dedi.

— Bilmiyorum. Yabancı. Bana « kızım » der gibi yaptı.

Emine’nin elinden kepçe düşmedi. Henüz değil. Ama içinde, on iki yıldır suskun duran bir şey kımıldadı.

Kapı vuruldu. Bir kere, iki kere.

Emine daha sonra o iki vuruş arasındaki boşluğu çok düşünecekti. İlkinde hiçbir şey hissetmemişti. İkincisinde, üç yıldır kapıya koymadığı eli kendiliğinden kapıya gitmişti.

Açtı.

Ve orada — tam orada, on iki yıl boyunca her gece gördüğü yerde — Ali duruyordu. Yaşlanmış, kararmış, yırtık abalı. Bileklerinde demir izi. Ama o yüz.

Ali’nin ağzı açıldı. Ezberlediği kelime dudaklarına geldi:

— Gel…

Kelime yarıda kaldı.

Emine’nin yüzünde sevinç yoktu. Korku vardı. Bir ölü görmüş gibi.

Ali baktı. Emine’nin arkasına, evin içine, kendi evinin içine. Eşiğin yanında bir çift çarık. Kendi ayağına göre değildi. Onun yanında küçücük bir çift çarık daha. İki yaşındaki bir ayağa göre.

Ve odanın dibinde, duvara sinmiş, çeşmedeki kız. Annesine bakıyordu, sonra yabancıya, sonra tekrar annesine. Anlamamıştı henüz. Ama anlamak üzereydi.

Ali Beşe o an, on iki yıl boyunca ölmediği hâlde, kendi kapısının önünde öldü.

Ne bağırdı, ne vurdu. Sadece kıza baktı. Sonra Emine’ye baktı. Sonra sordu — sesi çatlak, neredeyse fısıltı:

— Adı ne?

Emine, zor çıkararak:

— Fatma.

Ali’nin dizleri büküldü. Duvara tutundu.

Fatma. Anasının adı. Emine, kızına onun anasının adını koymuştu. Demek beklemişti. Demek bu ad, on iki yıl boyunca bu evde onun yerine durmuştu.

Ve şimdi o adın sahibi, duvara sinmiş, ondan korkuyordu.

Evin içinden bir ses geldi.

— Emine? Kim geldi?

Mehmed kapıya geldi. Kucağında iki yaşında bir oğlan vardı. Oğlan yabancıya baktı, sonra babasının boynuna sarıldı.

Dört kişi bir kapının içinde, bir kişi dışında.

Kimse kimseye bağırmadı.

Yalnızca Fatma konuştu. Tek bir soru, annesine:

— Anne… bu kim?

Emine cevap vermedi. Cevap veremedi. Çünkü doğru cevap « baban »dı ve o kelime bu evde başka birine verilmişti.

Ramazan’ın onuncu günü.

Kadı efendinin huzurunda üç kişi durdu: Ali, Mehmed ve ortada Emine. Çocuklar dışarıda kaldı. Fatma kardeşini kucağında tutuyordu; Hasan, anasının arkasından kapanan kapıya bakıp « anne » diye bağırdı bir kere, sonra ablasının boynuna gömüldü.

Kâtip kalemini mürekkebe batırdı.

Ali Beşe konuştu. Sesi on iki yıl az kullanılmış bir sesti:

« Ben on iki senedir kâfir elinde esirdim. Bu sırada şu Mehmed, nikâhlı ve zifafa girdiğim karım Emine ile haksız yere evlenmiştir. Kendisine sorulmasını ve hakkımın yerine getirilmesini isterim. »

Hakkımın. Bu kelimeyi söylerken Emine’ye bakmadı. Kapının ardındaki iki çocuğu düşündü; birinin kendi kanı olduğunu, öbürünün olmadığını.

Kadı, Mehmed’e döndü.

Mehmed yalan söyleyebilirdi. « Bu adamı tanımıyorum. » « Bu adam bir sahtekâr. » On iki yıl geçmişti; kim ispatlayabilirdi ki? Ve dışarıda, kapının ardında, iki yaşında bir oğlu vardı. Yalan söylese, o oğlanın babası olarak kalırdı. Altı gecedir tavana bakarken bu dört kelimeyi kurmuştu.

Mehmed ayağa kalktı. Ali’ye baktı, uzun uzun. Belki zincirin ne olduğunu bilen bir adamın gözleriyle. Sonra kapıya baktı — kapının ardındaki sesi duyar gibi. Sonra başını eğdi:

« Doğrudur. »

Bir kelime. Bir ev, bir kelimeyle yıkıldı. İçindeki dört kişiyle.

« Emine, Ali Beşe’nin nikâhlı karısıdır; aralarında zifaf da olmuştur. Ancak onun öldüğü haberi yayıldı. Ben de üç yıl önce Emine ile evlendim. »

Mehmed kendi ocağını kendi elleriyle söndürdü. Kendi oğlunun başının üstündeki çatıyı kendi elleriyle indirdi. Çünkü ocak başkasının ocağıydı ve Mehmed dürüst bir adamdı.

Dürüst adamlar bu dünyada en çok ağlayanlardır.

Emine’ye soruldu. Kadın ayağa kalktı. Bir yanında on iki yıl beklediği adam — kızının babası. Öbür yanında üç yıl birlikte yaşadığı adam — oğlunun babası. Ortada kendisi. Dışarıda iki çocuk.

Ali’nin nikâhlı karısı olduğunu kabul etti. Ve ekledi:

« Ancak onun öldüğü haberi yayıldı. Ben de bu haberin doğru olduğunu sanarak Mehmed ile evlendim. »

Sanarak. « Sanarak » derken sesi bir an durdu; sanki başka bir kelime aramış da bulamamış gibi. Bu kelimenin içinde on iki yıl önce açık bırakılmış bir kapı, eşiğin dibinde geçirilmiş geceler, yıkanmış bir aba, tuzlu bir hamur, « hiç görmediğim birine nasıl ağlanır » diye soran bir kız ve ilk kelimesi « baba » olan bir oğlan vardı. Kâtip bunları yazmadı. Kâtip yalnızca « sanarak » yazdı.

Kadı hükmünü verdi.

Emine ile Mehmed’in arası ayrılacaktı. Belgede bu işleme « tefrîk » denir. Ayırmak. Koparmak.

Emine iddet süresini bekleyecek; süre dolduktan sonra yeni bir nikâha gerek olmaksızın, eskiden olduğu gibi Ali Beşe’nin karısı olarak kalacaktı.

Hukukun gözünde ilk nikâh hiç bozulmamıştı. Ali ölmemişti; öyleyse evliliği de ölmemişti. Hukuk böyle der. Hukuk temizdir, düzdür, doğrudur.

Hukukun gözünde Emine hiç dul olmamıştı. Hukukun gözünde Fatma hiç öksüz olmamıştı.

Oysa Fatma dokuz yıl bir ölüyü beklemiş, sonra ona ağlamış, sonra başka birine baba demişti. Oysa Hasan’ın babası, o hükümle birlikte kapıdan çıkıp gidecekti. Hukuk çocukları yazmaz. Hukuk yalnızca nikâhı yazar.

Kâtip tarihi yazdı: Bin yetmiş bir yılı mübarek Ramazan ayının onuncu günü. Sonra şahitleri çağırdı. « Ferruh oğlu Mehmed Çelebi. » « Göynüklü Seyyid İvaz Çelebi. » « Ali Beşe. »

İki adam kıpırdadı.

Kâtip başını kaldırdı. « Hangi Ali Beşe? »

Salonun kenarında bir adam duruyordu; davacıyla aynı yaşlarda, aynı adı taşıyan, köyün öbür ucundan. « Süleyman oğlu, » dedi. Kâtip yazdı. Sonra sıradakileri: Ali oğlu Mehmed Bey, İbrahim oğlu Haydar, Yusuf oğlu İbrahim, Rüstem oğlu Baldan, Hızır oğlu Ahmed.

İbrahim oğlu Ali Beşe salonun ortasında o soruyu duydu. Hangi Ali Beşe. Üç yıl önce cami avlusunda kimsenin sormadığı soruyu. Bir an, kürekte elini tuttuğu adam geldi aklına. Kalın el, soğuk el. Suyun üstünde uzaklaşan bir ad. Sonra gitti. O adam Karahisarlıydı; Çifteler’de onu kim bilirdi ki? Düşünce geldiği gibi gitti.

Sekiz adam. Sekizi de gördü. Hiçbiri, kapının ardında ağlayan iki yaşındaki oğlanı yazmadı.

Kapının ardından bir çocuk sesi geldi. « Baba. » Hasan.

İki adam da o sese döndü. Aynı anda.

Fatma kapının aralığından bunu gördü. İkisinin de döndüğünü. Aynı kelimeye, aynı anda.

Mehmed gitti.

Nereye gittiğini belge yazmaz. Tahmin ettiğimiz şudur: eve bir kere daha girdi, üç yıl bir köşede durmuş, hiç tam açılmamış bohçasını aldı. Hasan ona koştu.

— Baba!

Mehmed oğlunu kucağına aldı. Boynunu kokladı. Ne kadar tuttuğunu kimse ölçmedi. Sonra yere bıraktı.

Sofranın üstüne bir şey koydu: kendi kaşığını.

— Oğlana kalsın, — dedi. Başka bir şey demedi.

Emine’ye baktı. Emine ona baktı. Söylenecek bir şey yoktu; üç yılda söylenmişti.

Kapıya yürüdü. Hasan arkasından yürüdü. Küçük ayaklar, küçük çarıklar. Mehmed eşikten çıktı. Hasan eşikte durdu.

Eşikte durmak. Bu evde miras gibi.

Fatma koştu, kardeşini kucağına aldı. Hasan’ın gözü yolda, uzaklaşan sırttaydı. « Baba » dedi bir kere daha, bu sefer soru gibi. Fatma cevap vermedi. Fatma bu soruya cevap verilmediğini bilen tek kişiydi o evde; kendisine de dokuz yıl verilmemişti.

Mehmed dönüp baktı mı?

Bilemiyoruz. Bakmadıysa, bakamadığından bakmamıştır.

Oğlan küçüktü; anasının yanında kaldı. O gece ilk kez babasız uyudu. Uyumadı. Ağladı. Emine kucağına aldı, salladı. Oğlan « baba nerde » diye sordu, iki yaşındaki dilinin döndüğü kadar. Emine, « Gelir, » dedi.

Ve kendi sesini duyunca dondu.

Gelir. Fatma’ya dokuz yıl aynı kelimeyi söylemişti. Gelecek. Aynı ses, aynı ton. Şimdi aynı kelimeyi başka bir çocuğa, başka bir adam için söylüyordu.

Fatma yatağından dinliyordu. Kelimeyi tanıdı.

İddet, beklemektir.

Emine bir kere daha beklemeye başladı. Bu sefer bir kocanın dönüşünü değil, bir kocaya dönüşünü bekliyordu.

Ali cami avlusunda kalıyordu; kendi evine giremiyordu. On iki yıl zindanda karısını beklemişti; şimdi kendi köyünde, kendi kapısının önünde, aynı karısını bekliyordu.

Ve kızını.

Fatma ona bakmıyordu. Çeşmeden geçerken başını çeviriyordu. Ali çeşme başında oturup onun testiyi doldurmasını izliyordu, hiçbir şey söylemeden. Dört bin gece çizdiği yüz her gün önünden geçiyor, ona bakmıyordu.

Beşinci gün Ali dayanamadı.

— Fatma.

Kız durdu. Dönmedi.

— Anamın adı. Anan koymuş sana. Sen doğmadan gittim ben; kız mı oğlan mı, bilmiyordum. Her gece… her gece yüzünü çizdim. On iki yıl.

Fatma testiyi yere koydu. Hâlâ dönmedi. Omuzları titriyordu.

— Ben de her gece seninkini çizdim, — dedi. — Dokuz yıl. Sonra bana öldün dediler. Sonra ben… ben başkasına baba dedim.

Sustu. Sonra:

— Sen o yüz değilsin.

Testiyi aldı, gitti.

Ali çeşme başında kaldı. Doğruydu. O, kızının dokuz yıl çizdiği yüz değildi. Kızı da onun dört bin gece çizdiği yüz değildi. İki hayalet, birbirine bakıp birbirini tanımamıştı.

Ertesi gün Fatma yine geldi. Testiyi doldurdu; gitmedi. Sırtı dönük durdu. Ali anladı. Anlattı.

Çeşme başında, kızının sırtına anlattı. Foça’yı, yanan güverteyi, ağı, bileğine vurulan demiri. Küreği, düdüğü. Bir gece ekmeğin kokusunu hatırlamaya çalıştığını, hatırlayamadığını. Bir yıl anasının yüzünü kuramadığını; gözler gelmiş, kaşlar gelmiş, arası gelmemiş. Fatma « babamın yüzü nasıl » diye sorduğu geceyi hatırladı; annesinin nasıl durduğunu. Söylemedi.

Bir kış, fidyeyle kurtulan bir Bursalıya haber verdiğini anlattı: « Çifteler’e ulaştır; Ali Beşe sağ, dönecek. »

— Vardı mı? — diye sordu kız. Sırtı dönük.

— Varmadı, — dedi Ali. — Anlıyorum artık. Varmadı.

Zincirini çözeceklerini, vaftiz olursa Venedik’te iş vereceklerini söylediklerini anlattı. « Bekleyen var dedim. Zincir kaldı. » Kız o sonbaharı hatırladı; annesinin ikinci kaşığı sofradan kaldırdığı sonbaharı. Söylemedi.

Tahtadaki çizgileri anlattı. « Dokuzuncu çizgiyi çektiğim gece ‘Emine bekliyor’ dedim. Her gece derdim. O gece de dedim. » Fatma o baharı hatırladı; cami avlusundaki topal yolcuyu, annesinin abayı yıkadığı günü, ıslak uyandığı sabahı. Söylemedi. Testi taşıyordu; fark etmiyordu.

Sonra Ali sustu. Sonra:

— Kürekte bir Ali Beşe daha vardı. Benden yaşlı; Karahisarlı, kale dibinden. Bana baba gibi baktı. Bir yaz sonu ateşten öldü; gece elini tuttum; sabah denize attılar. Kürekbaşı adını bağırdı: « Ali Beşe öldü. » Ad suyun üstünde gitti.

Fatma döndü.

Yavaş yavaş. Yüzü bembeyazdı.

Karahisar tarafından bir Ali Beşe. Kürekte öldü. Denize attılar.

Üç yıl önce cami avlusunda söylenen cümle, kızın kafasında kelimesi kelimesine durdu. Köyde herkes o cümleyi biliyordu. Annesi o cümleyle abayı yıkamıştı. Kendisi o cümleyle Mehmed’e baba demişti. Hasan o cümleyle doğmuştu.

Ali kızının yüzüne baktı; neden bembeyaz olduğunu anlamadı.

— Ne oldu?

Fatma ona baktı. Uzun uzun. Söyleyebilirdi. Bir cümle: « O haber senin haberin değildi; onun haberiydi. » Bir cümleyle her şey — hayır. Bir cümleyle hiçbir şey değişmezdi. Annesi yine evlenmiş olurdu. Mehmed yine gitmiş olurdu. Hasan yine eşikte kalırdı. Yalnızca bir şey eklenirdi: bu adam, son gecesinde elini tuttuğu adamın adının kendi evini yıktığını öğrenirdi. On iki yıl kürek çeken bir adam, bir de bunu taşıyabilir miydi?

— Hiç, — dedi Fatma. — Bir şey olmadı.

Testiyi aldı. Taşmıştı; biraz boşalttı. Gitti.

O gece annesine baktı; annesi ocaktaydı. Söylemedi. Kardeşine baktı; uyuyordu. Söylemedi. Yorganı başına çekti ve on iki yaşında, kimseye söylenmeyecek bir şeyi olan tek kişi olarak uyudu.

İddet bitti. Ali kendi evine girdi. Nikâh tazelenmedi; hukuka göre hiç bozulmamıştı.

O akşam Emine sofrayı kurdu. Sonra sandığı açtı; on iki yıldır açılmayan kapağı. Aba oradaydı. Yanında kaşık. Kaşığı aldı, yıkadı, sildi, Ali’nin önüne koydu.

Ali kaşığa baktı. Kendi kaşığı. Sapında, gitmeden bir yaz kendi bıçağıyla açtığı çentik. Emine bu kaşığı yedi yıl her akşam sofraya koymuş, beş yıl sandıkta saklamıştı. Ali bunu bilmiyordu. Ama kaşığın orada olmasının ne demek olduğunu biliyordu. Kaşığı eline aldı; elinde tuttu; yemedi.

Emine, Hasan’ın önüne Mehmed’in kaşığını koydu. Oğlan daha tutamıyordu; Ali uzandı, aldı, oğlana çorba verdi. Başka bir adamın kaşığıyla, başka bir adamın oğluna. Hasan yedi.

O gece sofrada dört kişi vardı. Bir adam: on iki yıl sonra kendi sofrasında, kendi karısının karşısında. Bir kadın: iki kere dul, iki kere gelin, hukuka göre hiç dul olmamış. Bir kız: babasının karşısında, ona baba diyemeyen; kimsenin bilmediği bir şeyi bilen. Bir oğlan: başka bir adamın oğlu, o adamın kaşığıyla çorba içen.

Emine iki kaşığa baktı. Biri on iki yıl beklemişti. Öbürü bir sabah masada bırakılmıştı.

Ve o zaman — on iki yıl, bir haber, iki nikâh ve bir mahkeme boyunca yapmadığı şeyi — sofranın başında, herkesin önünde yaptı. Ağladı.

Sessizce değil. On iki yıllık bir ağlamaydı; sesi vardı. Kimse « neden » demedi. Fatma annesinin elini tuttu; o ağlamanın içinde yalnız kendisinin bildiği bir şey daha vardı, onu da tuttu. Ali başını eğdi; bir elinde kendi kaşığı, öbüründe başkasının. Hasan çorbasına devam etti; iki yaşındaydı, anlamıyordu; iyi ki anlamıyordu.

Gece Hasan ağladı.

— Baba… baba…

Emine kalkacak oldu. Ali, « Ben bakarım, » dedi. Kalktı. Oğlanı kucağına aldı. Başka bir adamın oğlunu. Yabancı bir ağırlık, yabancı bir koku. Oğlan karanlıkta ona baktı, tanımadı, ağlamaya devam etti.

— Baba nerde?

Ali bilmiyordu ne diyeceğini. Bir esir, bir kadı, bir kâtip — hiçbiri bu soruya cevap yazmamıştı. Ali onu salladı. Pencereye götürdü. Dışarıda yol vardı, ay vardı.

— Gelir, — dedi.

Emine yatakta duydu. Yüzünü duvara döndü.

Fatma da duydu. Gözlerini açtı. Kalktı, pencereye yürüdü, Ali’nin yanında durdu. Bir şey söylemedi; söylemeyecekti. Ali de söylemedi. Ama Hasan’ı tutan kolunun yanında boş kalan öbür kolunu, hiç konuşmadan, yana açtı.

Fatma o kola girmedi. Henüz değil. Ama gitmedi de.

Ve Ali, kucağında başkasının oğlu, pencerede, yola bakarak, kürekte on iki yıl kendisi için söylediği kelimeyi başka bir adam için söyledi:

— Gelir. Baban gelir.

Gelmeyecekti. Ali bunu biliyordu. Emine biliyordu. Fatma biliyordu. Bilmeyen tek kişi, kucakta uyuyakalan iki yaşındaki oğlandı.

Bu evde herkes bir kapıda birini beklemişti. Şimdi sıra ondaydı.

Belge susar.

Fatma’nın babasına bir gün « baba » deyip demediğini bilmiyoruz. Hasan’ın babasını unutup unutmadığını, Mehmed’in bir daha ocak yakıp yakmadığını, Ali’nin eşikteki küçük çarığı her gördüğünde ne düşündüğünü, Fatma’nın bildiği şeyi ömrünün sonuna kadar saklayıp saklamadığını bilmiyoruz.

Bildiğimiz tek şey, 507 numaralı defterin 23. sayfasındaki birkaç satırdır.

O satırlarda suçlu yoktur. Ali suçlu değildir; esir düşmüştür. Mehmed suçlu değildir; dul sandığı bir kadınla evlenmiş, öksüz sandığı bir kıza baba olmuştur. Emine suçlu değildir; ölü sandığı bir kocanın yasını tutmuş, sonra yaşamaya devam etmiştir. Çocuklar hiç suçlu değildir. Çocuklar hiçbir zaman suçlu değildir.

Suçlu, iki kelimelik bir haberdir. Kimin getirdiği bilinmeyen, kime ait olduğu sorulmayan, bir yaprak gibi köyün ortasına düşüp bir evin bütün kapılarını birden çarpan iki kelime.

Ali Beşe ölmüş.

Ölmemişti. Ölen başkasıydı.

Ama o haber, ölümden daha çok şey öldürdü. Ve öldürdüklerinin en küçüğü iki yaşındaydı.

Bu topraklarda, üç yüz altmış beş yıl önce, bir kadın kapıda on iki yıl bekledi. Yanında, hiç görmediği babasını bekleyen bir kız. Sonra ağladılar. Sonra iyileştiler. Sonra kapı çalındı.

Sonra o kapıda başka bir çocuk kaldı.

Belge kapıda kimin kaldığını yazmaz.

Yazmasına gerek yok.

Kaynak: Afyonkarahisar Şer’iyye Sicili (AŞS), Defter 507, s.23/86. 10 Ramazan 1071 / Mayıs 1661.

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP