DOLAR 47,4034 0.04%
EURO 54,0409 0.06%
ALTIN
BIST %
BITCOIN 30581301,73%
Ankara
22°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

m/main/wp-content/uploads/2025/05/Aydin-Saglam-Sigorta-2-scaled.jpg">
BAYAT MEZARLIĞI BENİ ÇAĞIRIYOR
1561 okunma

BAYAT MEZARLIĞI BENİ ÇAĞIRIYOR

ABONE OL
juillet 29, 2026 07:09
BAYAT MEZARLIĞI BENİ ÇAĞIRIYOR
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Bilgin  Ozcifci  /  BAYAT
BAYAT MEZARLIĞI BENİ ÇAĞIRIYOR
Bayat mezarlığına gittim.
Çay Deresi aşağıda ağır ağır akıyordu;
sanki su değil, hatıralar geçiyordu içinden.
Kapının önünde durup derin bir nefes aldım.
Dışarıda hayatın gürültüsü, içeride taşların sessizliği vardı.
Eşiği geçmeden önce içimden bir ses fısıldadı:
“Hazır mısın?
Sadece mezar değil, kendinle de yüzleşeceksin…”
Ve adımımı attım içeri.
Hamam Mahallesi’nin tam ortasında, iki katlı betonarme bir evde büyüdüm ben.
Evin anası Arıcı Kızı Kezban,
babanın adı Köromarların İzzet’ti.
Babamın elleri kömür karasıydı, yüreği bembeyaz.
On beş yıl Almanya’da maden ocağında çalıştı.
Her dönüşünde küçük bir bavulla gelirdi;
bavuldan çikolata, gömlek, ufak hediyeler çıkardı ama
asıl getirdiği şey, evin içine yaydığı o güven duygusuydu:
“Baba eve geldi.”
Babamın dilinden düşmeyen bir cümle vardı:
“Yetim hakkı yeme oğlum.”
Bunu öyle sık söylerdi ki,
sanki evin duvarlarına, kapısına, soframıza kazınmış bir yazıydı.
Bir lokma ağzıma götürürken bile
o söz kulağımda çınlardı:
“Yetim hakkı yeme…”
Anneme gelince…
Yüzünde yorgunluk, gözlerinde derin bir şefkat taşırdı.
İnek, dana, eşek, tavuk, arı kovanları;
bir yanda toprak, bir yanda tencere,
öbür yanda biz beş çocuk…
Biz kardeşler: Çetin, Sadiye, Halil, ben Mustafa, bir de Nurgül.
Ablam hariç hepimiz üniversite okuduk.
O diplomaların mürekkebi kurumadan önce bile biliyordum ki,
asıl imza, annemle babamın alınlarındaki çizgilere atılmıştı.
Evimizin önündeki geniş balkona “dambaşı” derdik.
Göbekli Dede, Tayır Şükrü, Kütük, komşular, misafirler…
Mahallenin nefesi oradan girerdi eve.
Annemin iki değişmeyen cümlesi vardı.
Biri sofradan önce:
“Komşuya tabak gitmeden bu evde yemek yenmez.”
Öteki de bana bakarken, biraz gurur, biraz kaygıyla söylediği:
“Oğlum, Bayat için çok çalış.”
Bu söz, sadece nasihat değildi;
sanki elime tutuşturduğu görünmez bir emanetti:
Bayat’ı sevmek, Bayat’a borcunu ödemek.
Sonra bir gün, hayat bizim eve de siyah bir haberle geldi.
Önce babam öldü.
Haber geldiği an,
dışarıdaki bütün sesler bulanıklaştı.
Telefonlar çaldı, insanlar konuştu,
“Başın sağ olsun,” dediler…
Benim içimde tek bir cümle yankılandı:
“Artık o ‘Yetim hakkı yeme oğlum’ diyen ses yok…”
Cenaze günü, Çay Deresi’nin kenarından mezarlığa yürüdük.
Tabutun altına omuz verdiğimde,
omzumun altına yalnızca bir tabut değil,
bütün çocukluğum, sığınağım, güvencem de yüklendi.
İmam “Er kişi niyetine” diye başladığında,
ben babamın yüzüne son kez baktım.
Yüzü soğumuştu, dudakları susmuştu;
ama sanki birazdan
o ağır, sakin sesiyle:
“Oğlum, yetim hakkı yeme.
Dürüst yaşa, alnın açık olsun,”
diyecekmiş gibi duruyordu karşımda.
İlk kürek toprağın tabuta düşüşünü hiç unutamıyorum.
O ses hâlâ içimde:
“Tak… tak… tak…”
Her toprağın darbesi,
hem mezar çukurunu dolduruyor
hem benim içimde bir boşluk açıyordu.
Babamı, Çay Deresi’ne bakan o yamaca bıraktık.
Eve dönerken gökyüzüne baktım,
içimden şunu söyledim:
“Baba…
Sözün kulağımda: Yetim hakkı yemeyeceğim.
Eğilmem gereken yerde bile
senin hatırına dik durmaya çalışacağım.”
O gün, içimdeki çocuk sessizce yetim kaldı.
Daha o boşluk tam kapanmamışken,
bu kez annemin gözleri kararmaya başladı.
Ev sessizleşti, dambaşı yalnızlaştı.
Komşuya giden tabakların adımları bile
eskisi kadar neşeli değildi.
Biz yine kendimizi avutmaya çalıştık:
“Toparlar…
Zaman her şeyi hafifletir…”
Ama anneler, çoğu zaman
kimse görmeden, içlerinden eksilerek tükenir.
Ve bir gün, o kapı yine çalındı:
Annem de öldü.
Cenaze günü, yine aynı yol…
Yine Çay Deresi’nin kenarı,
yine sessiz bir kalabalık…
Bu kez tabutun içinde,
“Komşuya tabak gitmeden yemek yenmez,” diyen o kadın;
“Oğlum, Bayat için çok çalış,” diyerek
omzuma memleket yükünü bırakan o yürek yatıyordu.
Tabuta elimi koyduğumda,
ısısını çoktan kaybetmiş tahtaya değil,
çocukluğumun sıcak dizlerine dokunuyormuş gibi oldum.
Kadınlar ağlıyordu:
“Arıcı Kızı Kezban’ın iyiliği çoktur,” diyorlardı.
Benim içimden geçen tek cümle şuydu:
“Anne…
Ben sana doyamadım.
Sen Bayat için çalış derken,
ben seni ne kadar anlayabildim acaba?”
Mezarını babamın yanına açtılar.
İki taş, yan yana:
Biri “Köromarların İzzet”,
diğeri “Arıcı Kızı Kezban.”
İlk toprağı attığım an,
gözlerimden yaşlar toprağa mı, kalbime mi düştü,
ayırt edemedim.
İçimden sessizce konuştum:
“Anne…
Cenazene geldim,
seni kendi elimle toprağa verdim.
‘Oğlum, Bayat için çok çalış’ derdin hep.
Bak, ben hâlâ Bayat’ı düşünüyorum,
hâlâ gençleri, insanları, bu toprakları dert ediyorum.
Eksik yapıyorum, tam yapamıyorum belki;
ama vazgeçmiyorum…”
Toprak yükseldi, tabut kayboldu,
benim içimdeki son çocukluk parçası da
o gün gömüldü.
İşte bu yüzden,
Bayat mezarlığına her gidişimde
sadece bir kabristana değil,
kendi içime de giriyorum.
Yan yana iki mezarın başına vardım.
Önce babamın taşına dokundum:
“Baba…
‘Yetim hakkı yeme’ sözü
kulağımda, yüreğimde hâlâ.
Ne makam, ne para,
hiçbir şey o cümlenin önüne geçmedi.
Hata yaptım, tökezledim,
ama yetim hakkına el uzatmamaya
senin hatırına hep dikkat ettim.”
Sonra annemin taşına elimi koydum:
“Anne…
‘Oğlum, Bayat için çok çalış,’ deyişin
kulaklarımda türkü gibi dönüyor.
Yoruluyorum, kırılıyorum,
bazen yanlış anlaşılıyorum;
ama vazgeçemiyorum Bayat’tan.
Çünkü sen, bu memleketi bana emanet ettin.”
Rüzgâr çam dallarını hafifçe salladı.
Aşağıda Çay Deresi,
hiçbir şey olmamış gibi
yılların üstünden akmaya devam etti.
O an içimden geçen cümle şuydu:
“Bayat mezarlığı beni çağırıyor…”
Taşlarla, otlarla değil;
babamın “yetim hakkı yeme” vasiyetiyle,
annemin “Bayat için çok çalış” duasıyla çağırıyordu.
Kapıdan dışarı çıktığımda,
kimselerin görmediği bir yerden
gözyaşlarım süzüldü.
Çünkü insan, iki mezar taşının karşısında
en çok şunu anlıyor:
“En ağır yük,
geride kalan emanetin ağırlığıdır.”
Ve ben biliyorum ki:
Ne kadar yaşarsam yaşayayım,
içimde hep aynı ses yankılanacak:
“Yetim hakkı yeme oğlum…
Oğlum, Bayat için çok çalış…”
Mustafa Ari  /   AVRUPAPRESS

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP