“Haneye Tecavüz” olarak da bilinen “Konut Dokunulmazlığının İhlali” suçu 5237 sayılı TCK’nın
“Kişilere Karşı Suçlar” kısmının “Hürriyete Karşı Suçlar” bölümündeki 116. Maddesinde düzenlenmiş
olup anılan hüküm:
“1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten
sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler
dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan
bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.
3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak
kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz.
Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir.
4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi hâlinde, bir yıldan üç yıla
kadar hapis cezasına hükmolunur” şeklinde düzenlenmiştir.
Bahsi geçen maddenin gerekçesinde; “Madde, Anayasanın 21 inci maddesinde güvence altına alınan
konut dokunulmazlığını ihlâl fiillerini suç olarak tanımlamaktadır. Konut dokunulmazlığının ihlâli, kişinin
kendisine özgü barış ve sukununu ve yuvasındaki yaşamının sulh ve selametle cereyanı için var
olması gerekli güvenlik duygusunun sarsılmasını ifade etmektedir. Bireylere karşı işlenen ve aynı
zamanda onların muhtaç oldukları güvenlik ve sukunu ihlal eyleyen bu fiillerin, hürriyete karşı işlenen
suçlar arasında bir suç olarak tanımlanması uygun görülmüştür.” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.
Madde gerekçesinde de özenle altı çizildiği üzere konut dokunulmazlığının ihlaliyle korunan hukuki
değer; mülkiyet ve/veya zilyetlik hakkı değil kişi hürriyetidir. Ceza kanunumuz ile birlikte başta Türk
Medeni Kanunumuz olmak üzere diğer kanunlarımızda da mülkiyet ve zilyetliği koruyan başka
hükümler bulunmaktadır. Ceza Kanunu’nda bu eylemin suç olarak düzenlenmesi ile kanun koyucunun
kişilerin konutlarındaki güvenlik duygusu, sükûn ve huzurlarının korunması amaçladığı
anlaşılmaktadır. Şikayete bağlı bir suç olduğundan, bu suç nedeniyle mağdur olan hak sahibinin,
soruşturmanın başlayabilmesi için, yetkili makamlara şikayet için başvurması gerekmektedir.
Konut ve eklenti kavramlarını nasıl tanımlamak gerekir? veya bu kavramlardan anlaşılması gereken
nedir ? Ceza Genel Kurulu’nun kararlarında konut;“Kişilerin, devamlı veya geçici olarak yerleşmek ve
barınmak amacıyla oturmalarına elverişli yerlerdir.”şeklinde tanımlanmıştır.
Kanun maddesinde geçen “eklenti”kavramı ile ilgili olarak doktrinde,aşağıda belirtilen,farklı
tanımlamalara yer verilmiştir.
“Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak konuta bağlı olup fiilen konutun kullanılmasına özgülenen veya
onu tamamlayan, o yerin başkasına aidiyetini simgeleyen, engellerle dış dünyadan ayrı tutulmuş yer”
“Binaya doğrudan veya dolayısıyla bağlı olan ve binanın hizmetine tahsis edilen, onu tamamlayan
mahaller”
“Konuta bitişik veya yakın olması şart olmayan, dış dünyadan belirli işaretlerle ayrılan ve rıza hilâfına
girildiğinde konuttakilerin huzur ve sükûnunun bozulduğu yerler”
Belirtmek gerekir ki, bir yerin eklenti sayılabilmesi için etrafının mutlaka çevrili olması veya kapı ile
kapalı ve kilitli olması şart değildir. Önemli olan o yerin bir başkasının hâkimiyetinde bulunduğunu ve
diğer kişilerin buraya girmesine rıza gösterilmeyeceğini belirtecek şekilde çit, tel örgü, ağaç dalları vb.
gibi dış bir engelle ayrılmış olmasıdır.
Konut dokunulmazlığının ihlali suçu kasten işlenebilen bir suç olması nedeniyle failin başkasının konut
dokunulmazlığını bilerek ve isteyerek ihlal etme iradesi suçun manevi unsurudur. Bu suçun manevi
unsuru bakımından doğrudan ve genel kastın bulunması yeterli olup failin suçu işleme amacının bir
önemi bulunmamaktadır. Bu nedenle bu suçta özel kast aranmamaktadır.
Suçun maddi unsurunu ise, failin hak sahibinin rızası hilafına konuta ve/veya eklentisine girmesi veya
girdikten sonra çıkmaması oluşturmaktadır. Rızaya aykırılık, failin hak sahibinin iradesine aykırı
hareket ettiğini, hak sahibinin girmeye izin vermediğini ya da bulunmasını istemediğini tasavvur
etmesi anlamına gelir. Rızanın olmaması fail açısından bir engeldir ve hak sahibi tarafından rızanın
olmaması halinin açık veya örtülü şekilde yansıtılması mümkündür. Örneğin; Bahçe kapısına zil
takmak, duvara bir tabela asılması gibi o an ki hal ve şartlara uygun, olayın niteliğinden de
anlaşılabilecek şekilde olabilir.
Konuta veya eklentiye, hak sahibinin rıza göstermesinin düşünülemeyeceği hareketleri gerçekleştirmek
için girilmesi veya hak sahibinin rızası ile girildikten sonra çıkılmaması durumunda rızanın varlığından
söz edilmeyecektir. Böyle bir durumda başlangıçta var olan hak sahibinin rızası, sonradan geçerliliğini
kaybedeceğinden suçun oluşmasına sebebiyet verecektir.
Bazı durumlarda, hak sahibi ile üçüncü kişi arasındaki ilişki (yakın akraba, aile vb.) durumları da somut
olayın değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gereken hal kapsamında olacaktır.
Çünkü ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan
delilerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç̧ işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu
düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir.
Kanunumuz adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı
amaç̧ edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkanı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi
gerekmektedir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma
amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması, tartışılması somut olaya göre
değerlendirilip ilişkilendirilmesi ceza adaletinin sağlanması açısından zorunludur.
Bilge Canan Yetkin / AVRUPAPRESS
AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026