Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını kutladığımız bu günler bana bir ninenin sararan
benzini, aklaşan saçlarını, yılların izini taşıyan buruşuk yüzünü; çilenin, vefasızlığın,
ihanetin, nankörlüğün derin acısını yansıtan bakışlarını; çatlaklar dolu nasırlı ellerini
hatırlatır… Bahçelerde biriken sarı gazeller arasında canlı kalmaya çalışan, mevsimin
yeşilliklerini temsil eden incecik dallı çimler, otlar, sümbüller, kasımpatılar ise
geleceği, tabiatın doğurganlığını, doğanın ölümsüzlüğünü hatırlatır…
Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını kutlarken ise bu algılama farklı bir boyut kazanır;
varlığımızı muhtaç olduğumuz Gazi Paşa’nın bakışları üzerimde gezinir adeta…
Bakışlarının ışığında sanki bir şeyler söyler gibidir; bir şeyler hatırlatmak istercesine
derin derin bakar durur enginlere…
Seslendiğini duyarım en derinlerden:
-“Hey çocuk, bak bu tarafa! Duydum ki bazıları müstemleke muhtarı edasıyla,
en büyük mirasım olarak bildiğim Cumhuriyet okullarında ve resmi dairelerde
asılı duran resimlerime kafayı takmış; resimlerimin okullardan, devlet
dairelerinden indirilmesini istermiş!… Andımızın kaldırılmasını istemiş ve de
kaldırılmış. Okullarımızdaki eğitim laiklik çizgisinden uzaklaştırılmış, dini
kisveye bürünmüş!… Hani bunların dışarıdan dayatılmasını anlarım da; kuyruk
acıları vardır, sömürgeleştirmek istedikleri Anadolu’nun bağrında derslerini
aldıkları için kinlerini kusuyorlar, anlarım onları… Fakat kurduğum Cumhuriyet
okullarından yetişip bir yerlere gelen, hele Prof. ünvanı almış birilerinin benden,
benim eserlerimden gocunmalarını anlayamıyorum… Cumhuriyet bunlara hiç
mi bir şey öğretmedi?… Söyle bre çocuk söyle, hiç mi öğretmedi?”
-“Iııı!…”
-“Peki çocuk!… Anlaşılan cevaplayamıyorsun bu sorunun cevabını… Daha
kolay sorayım o zaman; Türk Milletiyle beraber kan akıtarak kurtardığım vatan
toprakları üzerinde bu kadar hain nasıl oldu da bir araya geldi? Bu kadar mı
haini bol bir millet oldunuz? Sonra, kurduğum laik Cumhuriyetin nimetlerini
kullanarak, onun kutsal değerlerini ticaret matahı yaparak gizli ajandalarında
yazılı amaçlarını gerçekleştirmek isteyen kadroları nasıl olur da işbaşına
getirdiniz?… Söyle bakalım çocuk, söyle nasıl?”
-“Iııı!…”
-“Hey, çocuk!… Savaş meydanlarında, piyonlarını cepheye süren Batı
emperyalizmini yendiğimiz günleri hatırla… Yokluk ve sefalet içinde, hastalıklar
içinde kıvranarak; yılların savaş yorgunluğu ve bir tek kişiye ram olma, ümmet
olma düşüncesinin egemen olduğu bir ortam içinde; hürriyetini, onurunu,
iffetini korumuş olan bu necip millet, her türlü olumsuzluğa rağmen Batı
emperyalizmi karşısında diz çökmedi. Türk milleti adına, sözde milli irade
adına, çirkin politikacı simsarlarının önüne neden geçmiyorsun? Nasıl oluyor
da bu milletin, Batının şamar oğlanı olmasına izin veriyorsun? Sana emanet
ettiğim Cumhuriyeti böyle mi koruyacaktın?”
-“Iııı!…”
-“Hey çocuk!… Kırk yıldır kapısında bekletilen AB kuzulkurdasının varlığının
yarın devam edeceğinden kim emin olabilir ki? Adam gibi adam, insan gibi
insan olduğun zaman başkaları sana gelecektir… Bunu başaramadığın için
başkalarının kapısında bekletiliyorsun! İstenmeyen yere neden illa da misafir
olmak istiyorsun, söyle bakalım evlat? Senin sahip olduğun kudretin, yapay AB
oluşumunda olmadığını ne zaman fark edeceksin ki?”
“Sana karşı hırçınlığı, seni hakir görmeleri, aşağılamaları, komiserleri
tarafından azarlanmalarının sebebi budur, bunu ne zaman anlayacaksın sen
çocuk? Ne zaman kendi değerlerine, benliğine, öz varlığına dönüş yapıp,
silkineceksin ve kendine geleceksin, ne zaman?”
“Hiç mi kurtuluş mücadelemizi okumadın; hiç mi geçmişine dönüp bakmadın;
hiç mi atanı-dedeni, ecdadını tanımadın? Ataların düşmanları, yani dünün
düşmanları bugün de farklı şekillerde senin düşmanların; sadece çizmeli
değiller, kravatlılar… Mütareke yıllarında, biz cephede savaşırken iç
düşmanların varlığını, arkadan hançerlemelerini kimse anlatmadı mı?”
-“Peki çocuk, Yırtık fotin, yalın ayak, yamalı esbap, çakaralmaz tüfekle
savaşarak bu vatanı, Anadolu’yu düşmanın esaretinden kurtaran Mehmetçiğin
çektiği sefaletin, açlığın, yokluğun, acının farkına hiç vardın mı?”
-“Sadece vatan ve bayrak diye tutuşan bir ruh, çarpan bir yürek, vatan için
şehit olmaya yeminli, senin yarı yaşındaki o taze fidan gençlerin hikâyesini hiç
okudun mu, okuttular mı sana?”
-“Hiç bahsettiler mi Çanakkale’de şehit olan 250 bin gencin hikâyesini?”
-“Kınalı kuzuların hikâyesini anlattılar mı sana; sizleri, onların eseri olarak
tanımladığım öğretmenlerin anlattı mı?”
-“…???!!!…”
-“Tabii ki okutmadılar… Anlattırmadılar… İşlerine gelmez, onları bilmen…”
-“Bilirsen uyanırsın, vatan toprağına sahip çıkarsın…”
-“Uyutulman gerek… “
-“Dünyanın nefsanî zevklerini öne çıkarıp, bir vurdumduymazlık içine
sokulduğun için bunlardan haberin olmuyor… “
-“Yurdunun her noktası farklı amaçlar için adeta işgal edilmiş; ister yerli
uşaklar, ister yabancı ortaklar aracıyla olsun…”
-“Anadolu’nun yeniden kurtuluşu gerek, çocuk… Farkında mısın?”
-“Sana niye emanet ettim ben bu ülkeyi?”
-“Uyuyasın diye mi?”
-“Har vurup harman savurasın diye mi?”
-“Uyan, çocuk uyan!… Yarın çok geç olabilir…”
-“…???!!!!….”
Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında bunlar gelir kulağıma. Utanırım. “Affet beni Gazi
Paşam, affet…” diye haykırasım gelir…
İçinde olduğumuz ve birilerinin refah ufkuna doğru yol aldığını sandığı geminin çok
hızla su almakta olduğunu, yakında bir karaya ya da sivri kayalara bindirme
tehlikesinin varlığını görebiliyor muyuz?
Bu toplumun uyuyakalmasını söyleyerek onu uyutmaya çalışanlar yazık ki, gizli
ajandalarını gerçekleştirme yolunda hayli mesafe aldılar…
Umuyorum ki uykuda olanlar bir an önce uyanır ve üzerindeki rehaveti atar ve
silkelenip kendine gelir…
Ülkenin kaderine el koyar, vatan topraklarına sahip çıkar…
Umalım ve bekleyelim…
Bakalım Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında Gazi Paşanın uyarıları sonuç verecek
mi?…
Aezu Kok / AVRUPAPRESS
AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026AVRUPA
19 mai 2026