17 octobre 2021 dimanche
Batı-Mat Brüksel
AVRUPADA YAŞAYAN TÜRKLER SINIR DIŞIMI EDİLECEK?
EĞİTİM ANLAYIŞINDAKİ EKSİKLİKLER VE OLMASI GEREKENLER
SAĞLIKLI BESLENMEDE YAPILAN HATALAR
10 OCAK ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ KUTLU OLSUN
ANKARA BODRUM’A EĞRİ BAKIYOR...
« Zafer,Zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyebilenindir. » Mustafa Kemal ATATÜRK
Geçen gün gazeteci Niyazi Ahmet Banoğlu’nun bir yazısı beni çok etkiledi ve bu özel günde paylaşmak istedim.Bu ülke kolay kurulmadı. Özgürlük ve bağımsızlık bizim karakterimizdir diyen ve bu uğurda mücadele eden gazi olan şehit düşen atalarımızın sayesinde oldu.Onların torunları olmak büyük gurur ve Türk milletine verilen en büyük hediye Mustafa Kemal Atatürktür.Onun gösterdiği yolda yürümek kurduğu ülkede yaşamak var olmak paha biçilemez. Mustafa Kemal Atatürk ve atalarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır.Bizlere hayatımız boyunca geriye ödemeyeceğimiz öyle büyük borç öyle güzel bir miras bıraktılar ki bize düşen bu mirası elimizden geldiğince sonuna kadar korumak olacaktır. Onları bu özel günde bir kez daha saygıla özlemle anıyorum. Niyazi Ahmet Banoğlu’nun kaleminden okuduğum ve beni etkileyen yazıyı aşağıda hiç değişirmeden gururla paylaşıyorum.
Hamdi Osmanzade anlatıyor:
« Üç buçuk yıl süren millî mücadelemiz döneminde, zaman zaman, çok çetin ve tehlikeli günler geçirdik. Önde düşman ordusu, arkada bu düşmanı koruyan büyük devletler… Orta Anadolu’dan doğuya kadar hemen hemen ayaklanmış bir durumda. İstanbul’daki padişah ve hükümete sadık… Karadeniz kıyılarında Pontus çeteleri, doğu bölgesinde Ermeni kışkırtmaları… Henüz ordu denilebilecek muntazam bir kuvvetimiz bile vücuda gelememiş, başıbozuk kuvvetler, Büyük Millet Meclisi Hükûmeli’nin yasa ve tüzüklerine uymamakta devamda. Hatta öyle günler oldu ki, bu yeni Millî Hükûmet’in nüfuz dairesi Ankara istasyonundan öteye geçemedi. Bu arada. Büyük Millet Meclisi de, çeşitli baskılar altında, ikiye bölündü. Düşman zaman zaman ileri atılıyor, biz geriliyoruz… Ankara’yı bile terk etmeyi düşünüyorduk… Nereye gideceğiz, nerede tutanacagız belli değil… Herkes mukadderata boyun eğmiş; hüzün, ıstırap içinde, düşüncede…Bir tek, zerre kadar sarsılmayan, dimdik ayakta duran Mustafa Kemal’imiz var… Onunla birlikte, ona inanmış olanlar, bütün varlıklarıyla ona bağlı, onun peşinde…Yıllar böyle geçti ve bir an geldi ki, artık kimsede sabır ve tahammül kalmadı. Ne olacaksa, bir an önce olsun!… diyen diyene…
Bu ruhî hâlimizi sezip anlayan büyük önder, nihayet, kendine bağlı olan ve « İkinci Grup » denen yirmi sekiz kişiyi, Meclis’in karşısındaki öğretmen okulu -bilâhare Millî Eğitim Bakanlığı olan ve yanan – binasının, yapımı bile tamamlanmamış küçük konferans salonuna davet etti.
Gittik. Salonun bir köşesinde bir kara tahta vardı. Gazi’nin işareti üzerine, bu kara tahtaya yaklaşarak, elindeki tebeşirle çizdiği harita üzerinde cephe vaziyetini izah eden baü cephesi kumandanını dinledik.
Sözleri bitince, büyük Gazi bize döndü, her zamanki azim ve irade örneğiyle:
– Arkadaşlar, dedi. Paşa, cepheler hakkında lâzım gelen izahatı verdi. Artık her şeyi biliyorsunuz. Yıllardan beri süregelen bu mücadeleyi dilediğimiz sonuca vardırmak zamanı gelmiştir, daha fazla beklemeye tahammül kalmamıştır. Kesin sonuca doğru gitmek maksadıyla büyük hücuma geçmek için kararınızı bekliyorum!…
Bu ses hâlâ kulaklarımdadır. O anda hepimiz, onun karşısındaki bu yirmi sekiz millet vekili, nasıl oldu bilmem, bir tek vücut hâline gelerek sanki bütün Türk milleti olduk ve heyecandan tir tir titreyerek hep bir ağızdan:
– Kararımız, kararınızla beraberdir!… diye bağırdık.
Şimdi bile aklım almıyor. Bu karan, böyle bir an bile tereddüt etmeden, hatta birbirimizin yüzüne bakmak gereğini bile duymadan nasıl verdik?…Bu karar ki, Türk milletini ya yaşatacak, veyahut mahvederek dünya haritasından silecekti…
Bunu ancak şu suretle izah edebilirim: Hepimiz büyük Atatürk’ün dehasına inanmıştık. Onun en büyük kuvveti zaten bu değil miydi? Kendisine inandırmak kudreti…
O kadar ki, bu büyük kararı verdiğimiz andan itibaren hepimiz, mutlaka mu-vaffak olacağımızdan emindik… Halbuki, bu toplantıya giderken, hatta kara tahtada verilen izahatı dinlerken, Atatürk’ten başkası bize hücum sözünü etmiş olsaydı, buna hiçbirimiz, « Evet, yapalım. » diyemezdik.
işte, Atatürk buydu.
O günün gecesi, Çankaya’da, bir ziyafet verileceği söylentisi yayılarak, bütün telgraf ve telefon konuşmaları ve her türlü konuşma kesilirken, Atatürk de gizlice cepheye gitmişti.
Birkaç gün sonra, onu zafer içinde çalkalanan İzmir’de gördüm. Minnet ve saygıyla elini sıkarken, gülümseyen nurlu gözlerini, gözlerime dikerek:
– Kararımızı beğendin mi? diye sorunca:
– Ah Paşam, Allah bile, senin neyini beğenmez, karşılığını verebildim.
Fakat, dediğim gibi, bu kararı öyle, hiç tereddüt etmeden nasıl verdik? Ya karşımızda bizden kararı isteyen o olmasaydı, ne olacaktı? Bunu düşündükçe, hâlâ titrerim.
Şimdi, o eşsiz büyük adamın, cumhuriyeti ellerine emanet ettiği gençlerden de bu imanı bekliyorum. »
Dilan Karatas / AVRUPAPRESS