17 octobre 2021 dimanche
Batı-Mat Brüksel
AVRUPADA YAŞAYAN TÜRKLER SINIR DIŞIMI EDİLECEK?
EĞİTİM ANLAYIŞINDAKİ EKSİKLİKLER VE OLMASI GEREKENLER
SAĞLIKLI BESLENMEDE YAPILAN HATALAR
10 OCAK ÇALIŞAN GAZETECİLER GÜNÜ KUTLU OLSUN
ANKARA BODRUM’A EĞRİ BAKIYOR...
Ben gazeteciyim, fotoğrafçı değilim. Fotoğrafçı bomba patlar kaçar. Ama gazeteci peşinden gider olayı yakalamaya çalışır. Fotoğrafçı ile gazeteci arasındaki fark budur, bu farkı anlamak lazım. Fotoğrafçı düğmeye basan adam değil, iş yapan adamdır. Ben de her şeyi gazetecilik tarafından düşündüm ve bu yaşa kadar ona göre çalıştım.”
Ara Güler
Ara Güler’i Üniversite yıllarında fotoğrafçılık dersi almaya başladığımda tanıma fırsatı buldum.İnanılmaz bir fotoğrafçı olmasının yanı sıra kelimelerin bile anlatmaya gücü yetmeyeceği inanılmaz güzel bir insan tanıdım. Bugün o insanı size anlatacağım.
Sevgi, Saygı, Özlemle…….
1928 yılında İstanbul Beyoğlu’nda Ermeni bir ailenin oğlu olarak dünyaya gözlerini açmıştı. Adını Ararat Kralı Ara Geghetsik’ten, göbek adınıysa dedesi Mıgırdiç’ten almıştı.. 1935 soyadı kanununun ardından babası Dacat bey Güler soyadını alınca artık Mıgırdıç Ara Güler olmuştu Çocukken sinemadan çok etkilenen Ara Güler’e babası lise döneminde 35 mm’lik bir film makinesi almasıyla Ara Güler’i fotoğraf çekmeye teşvik etmişti. Önüne çıkan her şeyi çekmeye başlayınca çevresinin dikkatini çeken Ara Güler, o günleri şöyle anlatmaktadır:
“Yani fotoğraf çekiyordum, öyle bir şeyler çekiyordum. Tabii bunları hiçbir zaman fotoğraf sayma. Mesela hatırlıyorum bir suya refleksiyon düşmüş, ben onları çekiyorum. Şimdi amatörlerin çektiği gibi”. Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın farklı dallarında çalıştı. Muhsin Ertuğrul’un yanında tiyatro ve oyunculuk eğitimi almaya başladı Amacı rejisör veya oyun yazarı olmaktı 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başladı. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlandı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam ediyordu. Ancak gazeteci olmaya karar verdi. 1953’de Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajansı’na katıldı 1961’de Birleşik Krallık’ta yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneğine kabul edildi ve bu kuruluşun Türkiye’den tek üyesi oldu. Fotoğraf dünyasının çok önemli yayınlarında fotoğrafları kullanıldı, kendisinden bahsedildi.1962 yılına kadar Hayat dergisinde fotoğraf bölümü şefi olarak çalıştı. Savaş foto-muhabirliği de yapan Ara Güler, görevli olarak dört savaşta bulundu. Katıldığı bu savaşlarda çektiği fotoğraflar dünya çapında çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı.. Hatta çektiği bir savaş fotoğrafı Times Dergisine kapak oldu. 1962’de Almanya’da çok az fotoğrafçıya verilen Master of Leica unvanını kazanı.. İsviçre’de çıkan “Camera” dergisi de kendisine özel bir sayı ayırdı. ABD’de, Almanya’da, Paris’te çeşitli sergiler açtı. Bu arada, Bertrand Russell, Winston Churchill, Arnold Toynbee, Picasso, Salvador Dali gibi birçok ünlünün fotoğrafını çekip, röportajlar yaptı.
Picasso ile yaptığı röportajdan sonra fotoğraf çektirmeyi sevmemesiyle bilinen Picasso’nun çok sayıda fotoğrafını çekmeyi başardığı anları, bu zorlu çekimin öyküsünü şöyle anlatır: “Çektim, ama çekene kadar neler çektim, sen gel onu bana sor. Herkes adamı tanımak istiyor fakat bir o kadar da çekiniyor.
Piccaso’nun kendi resmini çizmek istemesini de şöyle anlatmıştı.
O günlerde fotoğrafçılığını yaptığım Skira Yayınevi, Picasso’nun kitabını basacaktı. Patron da arkadaşım. ‘Beni yanında götürmezsen senin için ne bir fotoğraf çekerim ne de bir daha seninle konuşurum’ dedim. Ev atmosferindeki fotoğrafları çekme görevini yaptım. Gittim, üç gün evinde kaldım. Bir ara bana dönüp, ‘Sen benim bu kadar fotoğrafımı çekiyorsun, ben de senin remini çizeyim’ demez mi! Düşünsene çağın en büyük ressamı Picasso beni çizecekti, ama herif 90 küsur yaşında. Verdiği sözü beş dakika sonra unutur diye, başladım etrafında boş kağıt aramaya. Her yere baktım, bir temiz sayfa bulamadım. En sonunda çektim kütüphanesinden bir kitap,
açtım kapağını, uzattım Picasso’ya. İçimden de ‘Nasıl olsa sayfayı yırtıp alırım’ diye geçiriyorum. Sonunda resmimi çizdi, İmzasını da attı.
Atatürk’ü gördüğü yılları ise iler ki yıllarda şöyle anlatacaktı
Florya Köşkü’nün yanındaki halk plajının üstünde evimiz vardı. Atatürk de zaman zaman oraya gelir denize girerdi. Atatürk’ü görmüşümdür. Çünkü hep orada otururdu, çizgili mayosuyla. Öyle barikat falan da yoktu. O geldiğinde biz de bütün veletler toplanırdık. Daha küçüğüz tabii, Atatürk’ün kim olduğunu bilmezdik bile. Arkası kesik bir sandalı vardı. İşte ben o sandalın arkasına takılıp yüzen veletlerden biriydim. Olay bundan ibaret.” diye anlatırdı
Nazım Hikmet’în fotoğraflarını yakarken yıllar sonra içinin nasıl yandığını bu cümlerle anlatacaktı.
Çetin Altan ile birlikte Akşam Gazetesine ‘Al İşte İstanbul’ adlı bir yazı dizisi hazırlayacağız. Üç hafta gecekondu mahallelerini gezdik, çektik. Bir yerde kadınlar ‘vay nasıl çekersiniz’ falan diye kızdı, anladın mı? İkna edemedik. Kocalarıyla birlikte saldırdılar. Zor kaçtık ama iyi dayak yedik.” Bir dönem çektiği Nazım Hikmet fotoğraflarını yakmak zorunda kalan Ara Güler, “Kitabını bulundurmak bile tehlikeliydi. Mecbur kaldım. İçim de yandı.” diyerek anlatır bu üzücü olayı. 1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin foto muhabirliği dalındaki birincilik ödülünü aldı. 1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılık tarafından kitap haline getirildi. 1986’da Hürriyet Vakfı’nca basılan, Prof. Abdullah Kuran’ın yazdığı Mimar Sinan kitabını fotoğrafladı. Bu kitap 1987’de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı.
1991’de Dışişleri Bakanlığı için Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir Kabaağaçlı) The Sixth Continent adlı kitabını fotoğraflayan usta fotoğrafçı, bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yaptı ve bunları Magnum Ajansı ile dünyaya duyurmuştu:
İsmet Inönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yapıp fotoğraflarını çeken Ara Güler dünya çapında bir “foto muhabiri”ydi ve yaşadığı şehrin ve ülkenin yanı sıra Türkiye’nin günlük hayatını, insan manzaralarını, acılarını ve sevinçlerini yazını kışını objektifinden hikâyeleştirmeyi başaran bir şairdi aynı zamanda.
Türkiye’de çektiği bütün fotoğraflarında derin hikâyeler gizliydi. Hepsi insanlara farklı şeyler anlatıyordu. Biz hikayelerimizi cümleler ve kelimelerle anlatırken o çektiği fotoğraflarla anlatıyordu Türkiye’nin son yıllarda değişim ve dönüşümü anlatıyordu bu kareler…
Dilan Karatas / AVRUPAPRESS
Bu sabah uyandım . Yatağın sol tarafına baktım . Yağmur damlaları usulca cama vuruyordu .Ayak ucumda köpeğim Çıtır’ın kıpırdanışları vardı. Hafifçe kafamı kaldırdım gözlerine baktım . Gözleri kıpırdıyor ama açık değildi yine muhtemelen sayamadığım belki bin iki yüzüncü rüyasını görüyordu.Kafamı tekrar yastığa koydum . Gözlerinde yaşlılık belirtilerini düşündüm ne cabuk geçmişti yıllar onun ilk evimize gelişini hatırladım.Ben oniki yaşındaydım o ise bir aylıktı.Şimdi ben yirmialtı o ise ondört yaşındaydık .Geride bıraktığımız koskocaman ondört sene vardı .Bir ömüre sığabilir miydi? Biz sığdırmıştık . Yıllarca baktığım o siyah gözleri zaman geçtikçe beyazlıklar kaplamıştı.Yıllar onu yormuştu belki de gözleri küçülmüş hareketleri yavaşlamıştı. Ve biz konuşmadan anlaşmayı öğrenmiştik .
Ben dünyaya bir sıfır yenik başlayanlardanım .Hani sizin şansız dediğiniz insanlardanım . Engelli bir insan olarak dünyaya gelip sonra hayata bir gol atmayı başaranlardanım . Düşünüyorum da söylemesi şimdi ne kadar kolay yaşaması o kadar kolay olabilmiş miydi? Hayır olmamıştı .Çocukların alaycı ve duygusuz bi şuursuz sözleri dün gibi aklımdaydı .Çıtır o günlerde bana en iyi arkadaş olmuştu . dost ,kardeş hersey olmuştu. Bazen düşünüyorum da ona çok fazla yükmü verdim yaşarken diye kendi yükümü hafifletmek için onumu yüklerime boğdum. O benim acılarımı , mutsuzluklarımı hafifletmek zorunda mı kaldı yoksa beni sevdiği için mi hayatı benimle paylaştı.Bazen o kadar seviniyorum ki konuşamadığı için çünkü belki konuşsaydı bu düşündüklerimin tam tersini söylerdi bana. Yok yok hiç sanmıyorum o bana hep güç verdi ve cesaret verdi . Yaşama sebebi ve sevinci verdi .Sıra bana mı geldi şimdi o gücü ben mi ona vermeliyim . Sanırım ben onun kadar güçlü olamıyorum .Yaşlı gözlerine birgün bakamayacağım korkusuyla gözlerimi gözlerinden kaçırırken bunu nasıl başarabilirdim ki evet korkuyorum onu birgün kaybetmekten korkuyorum .Birgün ayak ucumda koca siyah gözlerin bana bakamayacağı düşüncesinden korkuyorum . Birgün bize ait yılların kaybolmasından korkuyorum ve en acısı yaş yirmialtı yalnız kalmaktan korkuyorum ….
BU yazımı geçen gün başka yazımı ararken farkettim ve Çıtır beni terk edeli dört yıl oldu. Sanırım dört yıl boyunca cesaret edip okuyamadım ama zaman seni unutturmasa da acıyı hafifltiyor senden sonra yerine başka bir köpek alamadım nasıl alabilirdim ki sadece sans eseri karşılaştığım bir kedi dostumu sahiplendim onu da seviyorum ama seni bir başka seviyorum Umarım gittiğin yerde mutlusundur ıslak burun belki birgün tekrar karşılaşırız seninle…
Dilan Karatas / AVRUPAPRESS
« Zafer,Zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyebilenindir. » Mustafa Kemal ATATÜRK
Geçen gün gazeteci Niyazi Ahmet Banoğlu’nun bir yazısı beni çok etkiledi ve bu özel günde paylaşmak istedim.Bu ülke kolay kurulmadı. Özgürlük ve bağımsızlık bizim karakterimizdir diyen ve bu uğurda mücadele eden gazi olan şehit düşen atalarımızın sayesinde oldu.Onların torunları olmak büyük gurur ve Türk milletine verilen en büyük hediye Mustafa Kemal Atatürktür.Onun gösterdiği yolda yürümek kurduğu ülkede yaşamak var olmak paha biçilemez. Mustafa Kemal Atatürk ve atalarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır.Bizlere hayatımız boyunca geriye ödemeyeceğimiz öyle büyük borç öyle güzel bir miras bıraktılar ki bize düşen bu mirası elimizden geldiğince sonuna kadar korumak olacaktır. Onları bu özel günde bir kez daha saygıla özlemle anıyorum. Niyazi Ahmet Banoğlu’nun kaleminden okuduğum ve beni etkileyen yazıyı aşağıda hiç değişirmeden gururla paylaşıyorum.
Hamdi Osmanzade anlatıyor:
« Üç buçuk yıl süren millî mücadelemiz döneminde, zaman zaman, çok çetin ve tehlikeli günler geçirdik. Önde düşman ordusu, arkada bu düşmanı koruyan büyük devletler… Orta Anadolu’dan doğuya kadar hemen hemen ayaklanmış bir durumda. İstanbul’daki padişah ve hükümete sadık… Karadeniz kıyılarında Pontus çeteleri, doğu bölgesinde Ermeni kışkırtmaları… Henüz ordu denilebilecek muntazam bir kuvvetimiz bile vücuda gelememiş, başıbozuk kuvvetler, Büyük Millet Meclisi Hükûmeli’nin yasa ve tüzüklerine uymamakta devamda. Hatta öyle günler oldu ki, bu yeni Millî Hükûmet’in nüfuz dairesi Ankara istasyonundan öteye geçemedi. Bu arada. Büyük Millet Meclisi de, çeşitli baskılar altında, ikiye bölündü. Düşman zaman zaman ileri atılıyor, biz geriliyoruz… Ankara’yı bile terk etmeyi düşünüyorduk… Nereye gideceğiz, nerede tutanacagız belli değil… Herkes mukadderata boyun eğmiş; hüzün, ıstırap içinde, düşüncede…Bir tek, zerre kadar sarsılmayan, dimdik ayakta duran Mustafa Kemal’imiz var… Onunla birlikte, ona inanmış olanlar, bütün varlıklarıyla ona bağlı, onun peşinde…Yıllar böyle geçti ve bir an geldi ki, artık kimsede sabır ve tahammül kalmadı. Ne olacaksa, bir an önce olsun!… diyen diyene…
Bu ruhî hâlimizi sezip anlayan büyük önder, nihayet, kendine bağlı olan ve « İkinci Grup » denen yirmi sekiz kişiyi, Meclis’in karşısındaki öğretmen okulu -bilâhare Millî Eğitim Bakanlığı olan ve yanan – binasının, yapımı bile tamamlanmamış küçük konferans salonuna davet etti.
Gittik. Salonun bir köşesinde bir kara tahta vardı. Gazi’nin işareti üzerine, bu kara tahtaya yaklaşarak, elindeki tebeşirle çizdiği harita üzerinde cephe vaziyetini izah eden baü cephesi kumandanını dinledik.
Sözleri bitince, büyük Gazi bize döndü, her zamanki azim ve irade örneğiyle:
– Arkadaşlar, dedi. Paşa, cepheler hakkında lâzım gelen izahatı verdi. Artık her şeyi biliyorsunuz. Yıllardan beri süregelen bu mücadeleyi dilediğimiz sonuca vardırmak zamanı gelmiştir, daha fazla beklemeye tahammül kalmamıştır. Kesin sonuca doğru gitmek maksadıyla büyük hücuma geçmek için kararınızı bekliyorum!…
Bu ses hâlâ kulaklarımdadır. O anda hepimiz, onun karşısındaki bu yirmi sekiz millet vekili, nasıl oldu bilmem, bir tek vücut hâline gelerek sanki bütün Türk milleti olduk ve heyecandan tir tir titreyerek hep bir ağızdan:
– Kararımız, kararınızla beraberdir!… diye bağırdık.
Şimdi bile aklım almıyor. Bu karan, böyle bir an bile tereddüt etmeden, hatta birbirimizin yüzüne bakmak gereğini bile duymadan nasıl verdik?…Bu karar ki, Türk milletini ya yaşatacak, veyahut mahvederek dünya haritasından silecekti…
Bunu ancak şu suretle izah edebilirim: Hepimiz büyük Atatürk’ün dehasına inanmıştık. Onun en büyük kuvveti zaten bu değil miydi? Kendisine inandırmak kudreti…
O kadar ki, bu büyük kararı verdiğimiz andan itibaren hepimiz, mutlaka mu-vaffak olacağımızdan emindik… Halbuki, bu toplantıya giderken, hatta kara tahtada verilen izahatı dinlerken, Atatürk’ten başkası bize hücum sözünü etmiş olsaydı, buna hiçbirimiz, « Evet, yapalım. » diyemezdik.
işte, Atatürk buydu.
O günün gecesi, Çankaya’da, bir ziyafet verileceği söylentisi yayılarak, bütün telgraf ve telefon konuşmaları ve her türlü konuşma kesilirken, Atatürk de gizlice cepheye gitmişti.
Birkaç gün sonra, onu zafer içinde çalkalanan İzmir’de gördüm. Minnet ve saygıyla elini sıkarken, gülümseyen nurlu gözlerini, gözlerime dikerek:
– Kararımızı beğendin mi? diye sorunca:
– Ah Paşam, Allah bile, senin neyini beğenmez, karşılığını verebildim.
Fakat, dediğim gibi, bu kararı öyle, hiç tereddüt etmeden nasıl verdik? Ya karşımızda bizden kararı isteyen o olmasaydı, ne olacaktı? Bunu düşündükçe, hâlâ titrerim.
Şimdi, o eşsiz büyük adamın, cumhuriyeti ellerine emanet ettiği gençlerden de bu imanı bekliyorum. »
Dilan Karatas / AVRUPAPRESS
Bu hafta beni en çok etkileyen şehirlerden birinden Paris’ten bahsetmek istiyorum. Adına binlerce şiir roman yazılmış ancak hiçbir kelime hiçbir şiir hiçbir roman güzelliğini anlatmaya yetmemiş bir şehirden bahsedeceğim. Bu şehirde yaşamış olan büyük yazarlar, şairler, var ki bu şehrin büyüsünün aslında onların geri de bıraktıkları onlarca anıdan kaynaklandığını düşünmekteyim.Her bir sokağını gezerken « aaa O’ da burada yaşamış, gördün mü bak bu sokakta oturmuş » diyerek dolaşıyorsunuz şehri. Gezerken keşfettiğim birkaç yazar Victor Hugo, E. Hemingway, Balzac oldu. Ayrıca dünyaca ünlü şarkıcı Edith Piaf’ı es geçersem büyük haksızlık olur. Tabi ki Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’yı da eklemeliyim bazılarının evlerini görme bazılarının kahve içip belki de kitaplarını yazdıkları cafeleri görüp kahve içme imkanı yakayabildim bazılarının da ancak son uykularını geçirdikleri mezarlarını bulabildim. Arada Yahya Kemal’in Attila İlhan’ın izine rastladım. Onları ararken de aklıma gelmeyen daha nice yazarın şairin evlerini zamanını geçirdikleri cafeleri adım attıkları sokakları görme imkanı buldum. Sonra düşündüğümde şunu anladım ki Paris’i vazgecilmez ve büyüleyici yapan aslında ne Eiffel Kulesi ne Champs Elysées Paris’i Paris yapan işte bu yaşanmışlıkları geçmişten gelen ayak izleri. Tarihi, tarih kokan herseyi çok seviyorum. Paris, yalnızca Fransa’nın merkezini oluşturan bir mega şehir değil; aynı zamanda romantizmin dünyadaki başkenti. Geniş bulvarları, gotik mimari örneği etkileyici binaları, Seine Nehri, Eiffel Kulesi, Zafer Takı gibi eşsiz detayları nedeniyle yüzyıllardır farklı türlerdeki sanat eserlerine konu olan ünlü kent, tüm bu özelliklerinden dolayı insanların en çok merak ettiği ve ziyaret etmek istediği şehir ünvanına sahip. Böylece “dünyanın en turistik kenti” unvanını korumayı başarıyor. O yüzden Paris’in tarihi bir şehir olması birçok yazara, şaire ,ressama ,müzisyene ilham kaynağı olması, aşklarına tanık olması ve ev sahipliği yapması sebebiyle yeri bende çok başka. Her sabah güne şöyle başlıyordum. Acaba bugün hangi yazarın hangi şairin ya da ressamın gezdiği sokaklardan geçeceğim. Onlar bu sokaklar da gezerken ne düşündüler .Ben de onlar gibi gezdikleri sokakların gizemlerini keşfedebilecek miyim. Acaba bu sokaklar kimi mutlu ettiği kadar kimi yaraladı Bu sokaklarda ne aşklar ne acılar ne mutluluklar yaşandı Francis Scott Key Fitzgerald Dünya, insanları yaralıyor ve sonra bu insanlar yaralandıkları yerlerde daha da güçlü oluyorlar; fakat yaralayamadıklarını öldürüyor. En iyileri, en nazikleri, en cesurları… Fark gözetmeksizin! Bunlardan hiçbiri olmasan da emin olabilirsin ki seni de öldürecek; ama aceleye getirmeyecek . F.Scott sanki bu sözleriyle dünyadan çok Paris’i anlatmış gibi. Hep bu söze rastladığımda aklıma ilk önce bu şehir gelir. Paris önce tüm güzelliğiyle büyüler sonra kendine aşık eder yaşanılan zamanı büyüsüyle durdurmayı başarır ve yıllar boyunca gözlerinin içine bakarken zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın zamanı durdurmuş gibi hissedersin ancak gitme vakti geldiğinde anlarsın ki zaman acımasızca akıp gitmiştir. Paris elveda denilemeyen ilk sevgili gibidir yıllar geçse de unutamazsın sanki hiç yaşlanmamış gibi hep aynı güzellikte hatırlarsın.
Dilan Karatas / AVRUPAPRESS