HEM DİNDARLIK HEM DİN UYDURMAK NASIL OLACAK

Din tüccarlığı yaparak şahsi çıkarları için din uyduranlar, dinsizin ta kendisidir. Çünkü dindarlık ile sahtekârlık aynı anda bir arada olamayacağı gibi, bu iki vasfı aynı anda bir kalpte taşıyandan daha büyük münafık da olamaz! "Hatta kendilerini cemaatçi, tarikatçı, dergâhçı, şucu, bucu, 'Şeyhü'l-Azam' ya da 'Mehdi-i Resul' gibi sıfatlarla tanımlayan, bu iddialarda bulunan veya ima yoluyla kendilerini bu şekilde yansıtanlardan daha zalim kim olabilir ki? Zaten bu kisve altında milleti dolandırıp soyup soğana çevirmediler mi?" "Bunu da yaparken o kadar pişkin ve yüzsüzce yapıyorlar ki sanki yüzlerini edik suyu ile yıkamışlar. Yüzleri o kadar arsızlaştı ki artık ne deseniz tesir etmiyor, yüzlerine astar işlemiyor. Hatta içlerinde işi o kadar ileri boyuta taşıyanlar var ki bütün şahsi menfaatlerini dahi o masum ve günahsız insanların sırtına yüklüyorlar. Bir de bütün bu rezilliklerini sanki büyük bir marifetmiş gibi videoya çekip sosyal medyayı sallıyorlar. Aslında bunların hepsini gözaltına almak gerekir. Üçüne beşine bakmadan tamamını gözaltına alıp bütün dini değerlerimizi bu zalimlerden korumak şarttır. Bakın, bizim amacımız burada kimseyi hedef göstermek ya da rencide etmek değildir. Sadece din kisvesine bürünerek kendini 'Şeyhü’l-Azam' gören bu din şarlatanlarına yönelik köklü bir temizlik yapılmasının artık farz-ı ayın olduğunu belirtmek istedim. Aksi takdirde kimin hakiki, kimin sahtekâr olduğu tamamen anlaşılmaz hale gelecek. Böyle bir ayıklamayı ise ancak Kur'an ve Sünnet'i seniyeyi iyi bilen din ve devlet yetkililerinin görüşlerine de başvuran Savcılar yapabilir. Çünkü bu şarlatanlar dini söylemleri çok iyi bildiklerinden, sıradan görevliler bunlarla kolay kolay baş edemez. Bunların başı tez zamanda ezilmediğinde ve belli bir kitleye veya güce ulaştıklarında; önce devlete kafa tutar, sonra da kardeşi kardeşe vurduracak kadar bozgunculuk yaparlar. Bunu FETÖ, PKK, Hizbullah, DEAŞ ve daha birçok örgütte gördük; bir daha da görmek istemiyoruz. Aslında hiçbir hakiki mürşit ve gerçek din âlimi böyle bir girişime ne müsaade eder ne de müsamaha gösterir. Örneğin yakın tarihimizde yaşayan Bediüzzaman Said Nursî gibi bir Kutb-u zamanı örnek verecek olursak gerçeğin ne olduğunu görürsünüz. Üstat hiçbir zaman dilenmedi, hiçbir sebeple para istemedi. O; kimseden sadaka, hediye veya karşılıksız gelen hiçbir şeyi kabul etmezdi. Hatta onu ziyarete gelen ihtiyaç sahibi ziyaretçilerin çoğuna yol parası ve harçlık dahi verdiği rivayet edilir. Yani sünnete tam anlamıyla uygun bir yaşam sürdü. Vefat ettiğinde ise arkasında bir külliyat ve bir tahta sandıktan başka hiçbir dünyalık serveti bırakmadı. Yetiştirdiği Nur talebelerinin dışında kendi neslinden bir evladı dahi yoktu. Bakınız; eğer dinde dilenmek, sadaka toplamak, para veya hayrat adı altında ganimet biriktirmek gibi durumlar meşru olsaydı, Fahr-i Kâinat Efendimiz (a.s.m.) açlıktan karnına taş bağlamazdı. Ashâb-ı kiram 'Anam babam sana feda olsun' diyerek onu dünyalık olarak da çok zengin ederdi. Peki Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ne yapardı? Gelen her ganimeti Beytülmal aracılığıyla dağıtır ya da ordusunu güçlendirirdi. Peki şimdiki din hainleri ne yapıyor? Servetlerine servet katarak bütün nefsani arzularını ilahlaştırıp yaşatıyorlar. Bir de utanmadan sıkılmadan kendilerini Peygamber'in varisi olarak tanıtıyorlar! Doğu ve Güneydoğu'da bu niteliklere sahip yüzlercesi var. Hatta bu yoldan siyasete girenlerin içinde liyakatli olan ya %1'dir ya yoktur. Adamlar şeyhlik, hocalık ve ağalık üzerinden belli bir kitleyi ellerinde tuttukları için vekil, başkan ve hatta bakan olanlarını bile gördük. Bu sadece işin siyasi ayağı; diğerleri ise ekonomi kulvarında deveyi hamuduyla götürdüler. Nitekim yakalananlar da göz önünde. Ülke genelinde bu durum o kadar suistimal edildi ki artık kimin hak, kimin sahtekâr olduğu bilinmez hale geldi. Başına sarığı takan, iki tutam sakal bırakan, cübbe giyip iki kelam laf eden ve biraz da dini bilgisi olan bir bakıyorsunuz karşınıza geçip kendini 'Şeyhü’l-Azam' ya da 'Mehdi-i Resul' ilan ediyor. Aslında mesele bu şarlatanlara inanıp inanmamak değil; asıl olan bunları iyi tanımak ve prim vermeyerek desteklememektir. Çünkü bunların hangisini kurcalasanız altından Karun kadar servet, Firavun kadar kibir, Nemrut kadar putperestlik çıkıyor. Sonra da önüne gelen herkese etek öptürüp el pençe divan durduruyorlar. Bunları cezaevine değil, doğrudan tımarhaneye yollamak gerekir; zira cezaevleri bunlara lüks kalır. ”Ayrıca bütün mal varlıklarına el konularak Beytülmal olan ülke hazinemize devredilmelidir.” Aksi halde yaptıkları yanlarına kâr kalacak. Bu iblis ruhlu münafıkların yurt dışına kaçırdıkları bütün servetlerin ülkeye geri getirilip ülke ekonomisine kazandırılması şarttır. Savcılarımızın en önemli görevlerinden birisi de bu olmalıdır. 'Kim ki din-i mübîni kendi çıkarları için kullanırsa ya da onları koruyup kollarsa, onlar da münafık-ı kebairden olurlar.' Kelamımızın hulasasında yine bir dua ile makalemize son verelim: Yüce Allah bütün ümmeti ve ülkemizi böyle zalimlerin şerrinden muhafaza eylesin. Allah cümlemizin yar ve yardımcısı olsun. Selam ve dua ile huzur içinde kalın, selametle efendim. “SAYGILARIMLA, VESSELÂM.   Abdullah. Taşkın.        /       AVRUPAPRESS