Mustafa ARI’nın Kaleminden Boğaç Han’ın Hikâyesi……
Boğaç Han'ın Hikâyesi
Çok eski zamanlarda Oğuz Türklerinin hükümdarı Bayındır Han, her yıl koca bir şölen verir, bütün beyleri sofrasına çağırırdı. Yine böyle bir gün geldi. Kocaman çadırlar kuruldu, kazanlar fokur fokur kaynadı, etin ve baharatın kokusu bütün ovaya yayıldı.
Ama o yıl Bayındır Han'ın aklına garip bir fikir takıldı. Üç ayrı çadır kurdurdu: biri beyaz, biri kırmızı, biri de kapkara. Sonra şöyle buyurdu: "Oğlu olan beyaz çadıra geçsin. Kızı olan kırmızı çadıra otursun. Hiç çocuğu olmayan ise kara çadıra alınsın. Çünkü çocuğu olmayan kişiyi Allah hor görmüştür; biz de hor görelim."
İşte o gün Dirse Han da kırk savaşçısıyla şölene geldi. Ama onu güler yüzle karşılamadılar; doğru kara çadıra götürdüler. Altına kara bir yün yaygı serdiler, önüne kara koyun yemeği koydular. Dirse Han'ın yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu. "Bayındır Han bende ne kusur buldu da beni en aşağı yere oturttu?" diye çıkıştı. "Çünkü senin çocuğun yok," dediler. "Hükümdarın buyruğu böyle."
Dirse Han o sofradan kalkıp evine döndü. İçi içini yiyordu. Karısını yanına çağırdı, derdini döktü: "Bu utanç ikimizden birinin yüzünden. Söyle bana, Allah neden bize bir evlat vermiyor?"
Karısı akıllı bir kadındı. Telaşa kapılmadı, sakin sakin konuştu: "Bana kızma. Sen kalk, kocaman bir şölen ver. Açları doyur, üşüyenleri giydir, borçluların borcunu öde. Sonra da dua et. Belki karnı tok, gönlü zengin birinin duası sayesinde Allah bize bir evlat bağışlar."
Dirse Han denileni yaptı. Açları doyurdu, çıplakları giydirdi, borçluların yükünü sırtından aldı. Hem kendisi dua etti, hem karısı. Bir süre sonra duaları kabul oldu: bir oğulları dünyaya geldi. Bütün halk sevince boğuldu. Çocuğu el bebek gül bebek büyüttüler.
Yıllar su gibi akıp gitti. Oğlan on beş yaşına geldiğinde artık güçlü kuvvetli, gözü pek bir delikanlı olmuştu.
Bir gün şehrin meydanına azgın bir boğa salıverdiler. Bu boğa o kadar güçlüydü ki boynuzuyla vurduğu kayayı bile paramparça ederdi. Tam o sırada Dirse Han'ın oğlu, arkadaşlarıyla meydanda oyun oynuyordu. "Boğa geliyor, kaçın!" diye bağrıştılar. Arkadaşları tabanları yağladı, ama oğlan yerinden bile kıpırdamadı. Meydanın ortasında dimdik durup boğayı bekledi.
Boğa, gözü dönmüş bir halde üstüne atıldı. Oğlan tam o anda yumruğunu hayvanın alnına indirdi. Boğa sendeleyip geri çekildi. Bir daha saldırdı, bir daha yumruğu yedi. Sonra oğlan yumruğunu boğanın alnına dayadı ve onu ite kaka geriye sürdü. Uzun süre boğuştular; ne oğlan yoruldu, ne boğa pes etti. Derken oğlanın kafasında bir şimşek çaktı: "Ben neden bu hayvanı tutup ayakta tutuyorum ki?" Birden yumruğunu çekip kenara sıçradı. Dayanağını kaybeden koca boğa, küt diye yere yıkıldı. Oğlan hiç vakit kaybetmeden bıçağını çekip işini bitirdi.
Bütün meydan onu alkışa boğdu. Beyler çevresine üşüştü, sırtını sıvazladı. Sonra bilge ihtiyar Dede Korkut'u çağırdılar. Yaşlı bilge geldi, oğlanı elinden tutup babasının yanına götürdü ve şöyle dedi: "Dirse Han, bu oğluna beylik ver, taht ver; hepsini hak ediyor. Çünkü bugün babasının gözü önünde koca bir boğayı alt etti. Bundan böyle adı 'Boğaç' olsun. Adını ben verdim, uzun ömrünü Allah versin."
Dirse Han oğluna taht kurdu, ona bir beylik bağışladı. Üstelik en güvendiği kırk savaşçısını da onun yanına verdi. Her şey güzeldi — ta ki o kırk savaşçı kıskançlığa yenik düşene kadar.
Gizlice toplanıp konuştular: "Bu oğlanın yanında bizim sözümüz geçmez oldu. Gelin onu babasına kötüleyelim. Belki babası onu öldürür, biz de yine eski saygınlığımıza kavuşuruz." Sonra Dirse Han'ın yanına gidip ardı ardına yalan sıraladılar: "Haberin var mı? Oğlun büsbütün yoldan çıktı. Adamlarını toplayıp halka kötülük ediyor, yaşlılara saygısızlık yapıyor. Bu rezalet Bayındır Han'ın kulağına giderse seni de cezalandırır. Böyle bir evlat baş belasıdır; en iyisi ondan kurtul."
Bu sözler babanın yüreğine kuşku tohumu ekti. "Getirin onu, öldüreyim," dedi öfkeyle. Hainler, "O bizim sözümüzle gelmez," dediler. "Sen ava çık, oğlunu da yanına al. Av kızışınca bir ok salıver, her şey biter."
Dirse Han ava çıktı, oğlunu da yanına aldı. Bir ara ona seslendi: "Oğul, sen şurada dur; ben geyiği senin tarafına süreyim." Boğaç'ın aklından en ufak bir kötülük bile geçmedi. "Babam rahatça avlasın," diye geyiği tam onun önüne sürdü. İşte tam o anda Dirse Han yayını gerdi ve oku fırlattı. Ama ok geyiğe değil, kendi oğlunun sırtına saplandı. Delikanlının göğsünden oluk oluk kan boşandı; atının boynuna sarılıp yere yığıldı. Baba bir an pişman olup oğluna koşmak istedi, ama kırk hain önünü kesip onu geri çevirdi.
Oğlan, kanlar içinde, ıssız bir dağ başında yapayalnız kaldı. Tam o sırada beyaz atlı Hızır yanı başında belirdi. Yarasını üç kez usulca okşadı ve şöyle dedi: "Korkma yiğidim, bu yara seni öldürmez. Dağ çiçeğiyle annenin sütü sana şifa olacak." Bunu söyledi ve bir rüzgâr gibi gözden kayboldu.
Bu sırada oğlanın annesi, çocuğu avdan dönmeyince yerinde duramaz olmuştu. Kırk genç kızı yanına alıp dağ bayır demeden aramaya çıktı. Sonunda oğlunu kanlar içinde buldu. Hemen dağdan çiçek topladı, kendi sütüyle karıştırıp yarasına sürdü. Boğaç'ı kucaklayıp eve taşıdılar, en usta hekimlere emanet ettiler. Kırk gün sonra delikanlı yeniden ayağa kalktı; ölümün eşiğinden geri döndü.
Ne var ki o kırk hain, "Oğlan iyileşmiş!" haberini duyunca dehşete kapıldı. "Dirse Han gerçeği öğrenirse hepimizin sonu gelir," dediler. Bu kez doğrudan beyin kendisine ihanet ettiler: Dirse Han'ı bağlayıp düşman eline götürmek için yola koyuldular. Ama olup biteni öğrenen Dirse Han'ın karısı, hiç vakit kaybetmeden oğluna haber uçurdu.
Boğaç henüz yeni iyileşmişti, ama bir an bile beklemedi. Atına atlayıp kırk savaşçısıyla babasının izine düştü. Hainlere yolun ortasında yetişti, önlerini kesti ve bir kartal gibi üzerlerine atıldı. Bir yandan babasını kurtardı, bir yandan ihanet edenleri cezalandırdı. Dirse Han, kendisini sırtından vuranın da, ölümden çekip alanın da öz oğlu olduğunu anlayınca hem utançtan yerin dibine girdi, hem de sevinçten gözleri doldu.
Sonunda yaşlı Dede Korkut yine çıkageldi. Elindeki sazın tellerine dokunup yiğitlerin başından geçen her şeyi bir destan gibi anlattı. Ardından ellerini açıp dua etti: "Karlı dağların yıkılmasın, gölge veren koca ağacın kesilmesin, çağıl çağıl akan suyun hiç kurumasın. Allah'ın verdiği umut yüreğinde sonsuza dek yaşasın. Günahlarınız bağışlansın — ne mutlu size, dostlar!"
Mustafa ARI / AVRUPAPRESS