Iyilik Sınırı… İnsan mı, Örümcek mi? “Bir gönlü kırdınsa…”

Iyilik Sınırı... İnsan mı, Örümcek mi? “Bir gönlü kırdınsa…” Bu söz, benim için sadece bir öğüt değil; günlük hayatın içinde sürekli çalışan bir vicdan filtresi. Birine bir şey söylemeden önce duruyorum. Düşünüyorum. “Ya kırarsam?” diyorum. Çünkü insan bazen bir cümleyle değil, bir kırgınlıkla hatırlanıyor. Bu yüzden uzun zamandır hayatımda net bir ilke var: Kimsenin kalbini bilerek kırmamak. Hedefim de abartılı değil aslında. Bir gün arkamdan sadece şu cümle söylensin istiyorum: “Allah razı olsun, iyi insandı.” Ama mesele şu ki… İyilik teoride çok güzel, pratikte biraz yorucu. Çünkü siz kırmamaya çalıştıkça, bazıları kırmayı günlük alışkanlık hâline getirmiş oluyor. Ben içimden “acaba incinir mi?” diye hesap yaparken, karşı tarafın böyle bir ajandası çoğu zaman olmuyor. İşte tam bu noktada insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor: “Bu kadar hassas olmak… fazla mı?” Bir ara bu hassasiyet işi öyle bir noktaya geldi ki… Fyodor Dostoyevski’nin o meşhur sözü düştü aklıma: “Odanda bulduğun örümcek seni arkadaşı sanıyor olabilir.” İnanır mısınız, o cümleden sonra evde gördüğüm örümceğe bile dokunamadım. Yere basarken bile karınca var mı diye bir canlı var mı diye iki kere düşünür oldum... Yani mesele artık sadece insanları kırmamak değil… canlıları da üzmemek seviyesine geçti. Şimdi dönüp kendime bakıyorum ve şu soruyu soruyorum: Bu, iyilik mi… yoksa doz aşımı mı? Çünkü iyi olmak ile kendini tamamen geri çekmek arasında ince bir çizgi var. Ve biz bazen o çizgiyi fark etmeden geçiyoruz. Ben hiçbir zaman çıkarlarının peşinde koşan biri olmadım. Hatta çoğu zaman kendi hakkını bile geri plana atan tarafta oldum. Ama şunu da gördüm: İyiliği insandan beklediğiniz an, işin içine minnet giriyor. Minnet ise görünmez ama ağır bir yük. “Ben sana şunu yapmıştım…” cümlesi, iyiliğin ruhuna yazılmış en büyük dipnot gibi. O yüzden ben, iyiliği doğrudan Allah’a bırakanlardanım. Aracısız, beklentisiz, sessiz… Çünkü orada ne minnet var, ne zorlama, ne de hatırlatma. Ama bu, her şeyi sineye çekmek anlamına gelmiyor. Bunu biraz geç öğrendim, kabul. İyi olmak; susmak zorunda olmak değildir. İyi olmak; kendini yok saymak hiç değildir. Belki de mesele şudur: İyiliğin de bir sınırı olmalı. Ne kalp kıracağız… ne de kendi kalbimizi sürekli gözden çıkaracağız. Bugün hâlâ aynı niyetle yaşıyorum. Kimseyi bilerek incitmemek, kimseye minnet etmemek ve yaptığım her şeyi Allah’a bırakmak… Ama artık şunu da ekliyorum: Kendi sınırlarını bilen bir iyilik. Çünkü insanın vicdanı kadar, kendine olan saygısı da önemli. Sonuç olarak… Sevgiyle kalmak neden zor olsun? Hoşgörüyle yaşamak neden mümkün olmasın? Ama lütfen… iyi insanları da “sınırsız hizmet paketi” sanmayın. Ve eğer bir gün birinin ardından bir cümle kurulacaksa… bırakalım o cümle sade ama anlamlı olsun: “Allah razı olsun…” Sevgiyle kalın, hoşgörüyle kalın, ve arkanızdan bu cümleyi söyleyenleriniz çok olsun. Kübra Açar / AVRUPAPRESS