Diplomanın Sustuğu Yer: Ruhun ve Erdemin Çığlığı

Diplomanın Sustuğu Yer: Ruhun ve Erdemin Çığlığı Bugün masamdaki hukuk kitaplarını usulca bir kenara ittim. Adaleti maddelerde değil, insanın en derininde, vicdanında aramaya mecbur olduğumuz bir gündeyiz. Bir okulun koridorlarından yükselen silah sesleri ve yitip giden 10 can, bize çok acı bir gerçeği fısıldıyor: Sadece "eğitmek" yetmiyor; hatta bazen ruhsuz bir eğitim, en büyük yıkımların zeminini hazırlıyor. Peki, biz kendimize karşı ne kadar dürüstüz? Yıllardır çocuklarımızı bir yarışın içine soktuk. En iyi notları alsınlar, en iyi okullara gitsinler, en prestijli meslekleri edinsinler diye uğraştık. Zihinlerini bilgiyle doldururken, ruhlarını ihmal ettiğimizi ne zaman itiraf edeceğiz? Bir çocuğun eline o silahı veren sadece bir öfke değil; o öfkenin yerine konulamamış merhamet, o boşluğa yerleşememiş bir maneviyat ve parlatılamamış bir erdemdir. Dürüst olalım; eğitim dediğimiz şey sadece teknik bir donanım haline geldiğinde, insanı bir "makineye" dönüştürür. Oysa insanı insan yapan, bilgisinin miktarı değil, o bilgiyi hangi ahlaki zeminde kullandığıdır. Eğer bir eğitim sistemi, bir çocuğun kalbine "yaratılanı sevme" tohumunu ekemiyorsa, ona canın kutsallığını ve ruhun nezaketini öğretemiyorsa; o okul binaları sadece soğuk birer duvardan ibarettir. Bugün yaşadığımız bu facia, manevi bir boşluğun, anlam arayışından kopmuş bir ruhun patlamasıdır. Erdemle yoğrulmamış bir zekâ, sadece yıkım üretir. Biz çocuklarımıza dürüstlüğü, sabrı ve başkasının acısına ortak olmayı; trigonometriden veya tarihten daha önce öğretmek zorundayız. Çünkü kalp terbiyesi görmemiş bir insana dünyayı da verseniz, o dünya onun içindeki karanlığı aydınlatmaya yetmeyecektir. Şimdi sadece binaları ya da güvenlik sistemlerini değil, insan yetiştirme felsefemizi sorgulama vaktidir. Dürüstlük tam da burada başlar: "Biz nerede ruhu kaybettik?" Ruhu karanlıkta kalan hiçbir çocuk, aydınlık bir gelecek kuramaz. Bugün yasımızı tutarken, yarın için her bir çocuğun kalbine birer erdem feneri yakmaya söz vermeliyiz. Nazi toplama kamplarından sağ kurtulan bir okul müdürünün, her eğitim yılı başında öğretmenlerine gönderdiği o meşhur mektubu hatırlayalım: "Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odalarını, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocukları, iyi eğitim almış hemşirelerin vurduğu bebekleri... Bu yüzden eğitimden şüpheliyim. Sizden isteğim şudur: Öğrencilerinizin 'insan' olması için çaba gösterin. Çabalarınız bilgili canavarlar, becerikli psikopatlar ve eğitimli 'Eichmannlar' üretmesin. " İlahi mesajların ilk emirleri aslında bize yolu binlerce yıl önceden çizmişti. Tevrat “Öldürmeyeceksin!” derken yaşamın kutsallığını; İncil “Sev!” derken merhametin gücünü; İslam ise “Oku!” derken sadece metni değil, kâinatı ve insanı anlamayı emretmişti. Bu emirlerin her biri birer ruh terbiyesi, birer maneviyat kalesiydi. Peki, dürüstçe kendimize soralım: Ne kadar yapılıyor? Bugün geldiğimiz noktada, ilahi öğretilerin ve evrensel değerlerin içi boşaltıldıkça ortaya çıkan manzara hepimiz için bir utanç vesikasıdır. "Öldürmeyeceksin" emrine rağmen katliamları meşrulaştıran zihinler, "Sev" emrine rağmen kalbi sevgisiz kalmış kalabalıklar ve ilk emri "Oku" olmasına rağmen derinlikten ve tefekkürden kopmuş yığınlar arasında, o 10 masum canın çığlığı yankılanıyor. Eğer bugün dünya üzerinde; vahyedilen mesajın aksine "öldüren", sevgi yerine "nefret" büyüten ve okumayı sadece kağıt üzerinde bırakan nesiller yetiştiriyorsak, tüm eğitim sistemimizi o enkazın altında yeniden sorgulamalıyız. Bilgili canavarlar değil, vicdanlı insanlar yetiştireceğimiz bir dünyaya uyanmak ümidiyle... Av. Besra YAŞİK ŞENER        /        AVRUPAPRESS