NİÇİN İBADET EDİYORUZ?

NİÇİN İBADET EDİYORUZ?   Samimi bir niyetle İslam’ın emir ve yasaklarını gözeterek yaşamını sürdürmek ibadettir. Yaradan’ımızın verdiği nimetlere, sıhhat ve afiyete karşı bir şükür ve duadır ibadet. İnancımızın günlük hayatımıza yansıma durumudur…Rabbimizle iletişim halinde olmaktır. İbadetlerimiz bizi bu dünyada kötülüklerden korurken, kalp güzelliği ve gönül huzuru verir. Öteki dünyada da huzur ve mutluluğumuzu, kurtuluşumuzu hedefler. Günlük hayatımızda bizim faziletli, iyi insan olmamızı amaçlar. Bizdeki insanlık bilincinin ve bundan kaynaklanan sorumluluk şuurunun ortaya çıkmasını sağlar. Varoluşumuzu anlamlandırır. Hayatımıza değer katar. Bize hedef tayin eder. Biz insanları Allah’tan başkasına kul olmaktan kurtarır. Bizi özgürleştirir. Ahlaki yönden olgunlaştırır. Bu hedeflere ulaşmak, amaçları gerçekleştirmek için, ibadetlerimizin sadece şekil şartını yerine getirmek yeterli olmaz. Ayrıca samimiyet ve halis/temiz bir niyet de gereklidir. Bu da İman ve şuur derinliği ister. ‘’Ameller niyetlere göre değerlendirilir.’’ İbadetler, belli zaman ve mekanlarda yaptığımız namaz, oruç, hac, zekat…gibi ibadetlerden ibaret değildir. İnsanın tüm zaman ve mekanını kapsar. Toplumda saygı-sevgi ve iyiliği yayma gayreti içerisinde olmak da bir ibadettir. Helal rızık peşinde koşarak, el emeği, alın teriyle çalışmak, üretmekte ibadettir. Bir yoksulu, yetimi sevindirmek, onlara şefkat ve merhametle yaklaşmakta bir ibadettir. Ailemize, vatanımıza, milletimize ve tüm insanlık için yararlı işler yapmakta ibadettir. Yoldan bir engeli kaldırmakta, bir engelliyi karşıya geçirmekte bir iyiliktir, ibadettir. Yeter ki bunları iyi niyetle ve Allah rızası için yapalım. Kendimizi iyileştirmek için… Allah rızası dışında dünyalık amaçları gerçekleştirme aracı olarak kullanılan ibadetlerin Yaratıcı yanında bir değeri yoktur. Çünkü, iyi niyetle yapılan ibadetler, iyi sonuçlar geliştirir. Davranışlarımızı olumlu yönde değiştirir. Eğer böyle olmuyorsa kendimizi gözden geçirmemiz lazımdır. Yaptığımız ibadetlere Allah’ın ihtiyacı yoktur. Bizim ihtiyacımız vardır. Kalbimizi, gönlümüzü, ruhumuzu, arındırma, temizlemek, davranışlarımızı iyileştirmek için…Ahlaksız Müslümanlık, Müslümanlık değildir. İbadetlerimiz bizi kötülüklerden uzaklaştırıp, iyiliklere, güzelliklere yöneltmeli. Bizi ‘’insanlaştırmalı’’ Çünkü, iyi insan olmadan iyi Müslüman olunmaz… ‘’Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.’’ (Ankebut,45) buyurur Rabbimiz… Demekki, samimi mü’min bir kimse kötülükler, çirkinlikler, pislikler içinde yüzemez. Hırsızlığı, yolsuzluğu, katilliği, sahtekarlığı, zulmü, hainliği alkışlayamaz. Kim olursa olsun suçluyu koruyamaz, kollayamaz, aklayamaz. Kendine göre uydurulmuş bir gerekçe bulup, gayr-i ahlaki, gayr-i vicdani eylemleri gönül rahatlığı ile, ibadet şevkiyle yapamaz. Çünkü dindar insan vicdanlıdır. Vicdanı olmayanın ahlakı olmaz. Ahlakı olmayanın da erdemli bir tavrı, davranışı olmaz. İbadetlerimiz davranışlarımızı olumlu yönde değiştirir, değiştirmelidir. Konu ile ilgili fikir adamı Nurettin Topçu diyor ki; ‘’…Her sene yüzbinlerce ziyaretçi ile dolan Kabe’nin etrafında ruh birliği ve beraberliği meydana gelmiyor. Bunun sebebi ne siyasi, ne iktisadi, ne de esasında ilmi ve fikridir; bu halin sebebi, İslam’ın temeli ve Kur’an’ın özü olan, ahlakın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü Müslümanlar, bir takım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan ilk çağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur’an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür. Asırlarca, milyonlarca Müslümanın yurtlarında aç ve sahipsiz inleyen mü’min kardeşlerini çiğneye çiğneye ziyarete koştukları Kabe’den dönüşte, onlar hakkında biraz merhamet, bir parça aşk ve muhabbet getirdikleri görülmüş müdür? Bu nasıl bir ibadettir ki, mü’minleri Allah’ın evinde birleştirdiği halde, aralarında birlik ve kardeşlik doğurmuyor? Hala, İslam dünyası birbirine düşmandır ve Kabe’nin bekçileri de Müslüman kardeşlerini soymakla görevlidirler. Siz Allah’a iftira ediyorsunuz. Allah böyle bir ibadet emretmemiştir. Haccın manası, ruhsuz bedenlerin sırf mekan değiştirme şeklinde muayyen bir beldeye gitmeleri değildir. Hacılar bedenlerini putlar gibi şekiller ve kütleler halinde kımıldatmakla, Allah’a yaklaştıklarını sanan ölü ruhlar değildir…’’ Oysa, dini değerlerimiz insan zihnine/ruhuna yön veren bir inanç ve yaşam biçimidir. Sosyal hayatta ise, davranışlarımızın etkin bir düzenleyicisi olarak ortaya çıkar. Bizleri iyileştirir, insanlaştırır. Ancak, bu kutsal değerlerimiz siyasi, ticari, nefsi alanlarda güç, kazanç ve fayda elde etme aracına dönüştürüldüğünde beklenen amaç gerçekleşmez. İnancımız, ibadetlerimiz, değerlerimiz işlenen kötülüklerin, çirkinliklerin, şeytanlıkların ve haksızlıkların maskesi yapılamaz. Çünkü, Kur’an ahlaklı ve onurlu bir yaşamın yollarını göstermiştir bize. Hakkı, hakikati, adaleti, merhameti emretmiştir bize. Kalpleri kararmış, vicdanları körelmiş dünyaperest zalimlerle, kötülerle mücadeleyi öğütlemiştir. İnsanın, kamunun, yetimin hakkını şiddetle yasaklamıştır. Demek ki, ibadetlerimiz, dualarımız ve iyiliğe dönük davranışlarımızın makbul oluşu; niyetimizin samimi/içten oluşuna, o konudaki irademizin sağlamlığına bağlıdır. Falanca kişi ne kadar dindar, cömert, iyiliksever desinler diye yapılan gösterişçi amellerin, işlerin yapana uhrevi bir faydası olmadığı gibi, onun davranışlarında olumlu bir değişikliğe, kalp güzelliğine de neden olmaz… Bildiğiniz gibi Ramazan ayına da girdik. Yemeden, içmeden kendimizi alıkoyarak bedene oruç tutturmak kolaydır. Önemli olan her türlü kötülük ve çirkinliklerden, şeytanlıklardan uzak durarak ruha, kalbe oruç tutturmaktır. Hayırlı Ramazanlar diliyorum…     BEHÇET UYANIK          /             AVRUPAPRESS