“SINAVI KAZANAMADIKLARI İÇİN ÖĞRETMEN OLAMIYORLAR”
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in yaptığı açıklama, eğitim camiasında ve kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Sayın Bakan, “Sınavı kazanamayanlar öğretmen olamıyor, sonra gidip merdiven altı kurslar açıyorlar” diyerek; atanamamış öğretmen adaylarını adeta toplumsal bir küçümsemeyle hedef aldı.
Oysa biz, bu ülkede yıllarını eğitime adamış, üniversiteyi başarıyla bitirmiş, KPSS gibi zorlu bir sınavdan yüksek puanlar almış ama yine de ataması yapılmamış binlerce öğretmen adayı olduğunu biliyoruz. Bu gençler, sadece bir kadro açılmasını bekliyor; adaletli, liyakate dayalı bir atama sistemini umutla gözlüyor. Ama ne yazık ki, umutlarının karşılığı zaman zaman böylesi kırıcı açıklamalar oluyor.
Asıl sorgulanması gereken, bu gençlerin neden sistem dışına itildiği, neden yıllarca atanamadığı ve neden torpille, referansla birilerinin bu koltuklara oturabildiği değil mi? Bugün öğretmen olmayı en çok hak edenler, merdiven altına değil, eğitim sisteminin tam merkezine konulmalı. Çünkü bu ülkenin geleceğini şekillendirecek olanlar, yıllarca emek verip sınavı kazanmış, hakkıyla orada olmayı bekleyen o gençlerdir.
Sayın Bakan, "merdiven altı kurs" açanları eleştirirken, acaba neden o kurslara talep olduğunu, neden gençlerin bu yollara mecbur kaldığını hiç düşündü mü? Sistemde adalet varsa, kimse alternatif yollar aramaz. Kimse öğretmen olmak için yıllarını harcadıktan sonra böyle çözümler peşine düşmez.
Daha da üzücü olan ise, geçtiğimiz haftalarda gündeme gelen ve kamu vicdanını yaralayan bir başka gerçek: Türkiye'de 800 bin öğretmenlik mezunu genç atanmayı beklerken, Millî Eğitim Bakanlığı, pedagojik formasyonu olmayan binlerce ilahiyat mezunu imamı ilkokullara sınıf öğretmeni olarak atadı. İstanbul’dan Van’a kadar, yaklaşık 100 bin ücretli öğretmenin sınıflarda görev yaptığı iddia edilirken, KPSS’den yüksek puan almış, formasyonunu tamamlamış öğretmenlerin yok sayılması, sistemin ne kadar çarpık işlediğini açıkça ortaya koyuyor.
Öğretmenlik bir meslektir; pedagojik eğitimi, alan bilgisi, çocuk psikolojisi ve sınıf yönetimi gibi hayati bileşenleri vardır. Dini görevini yerine getiren biri elbette toplumda saygındır, ancak bu kişileri pedagojik yeterliliği olmadan öğretmen olarak görevlendirmek; hem mesleğe hem de öğrencilere haksızlıktır. Bu uygulama, hem öğretmenlik mesleğini değersizleştirmekte hem de yıllarca bu işe gönül veren binlerce adaya açık bir haksızlık oluşturmaktadır.
Kamu vicdanı bunu kabul etmiyor.
Sayın Bakan’ın kullandığı dilin, yapıcı değil, yıkıcı olduğu açık. Hani derler ya "dilin kemiği yoktur" diye… Bu ifade, maalesef Sayın Bakan’ın sözleriyle bir kez daha anlam buldu. Oysa eğitim gibi kutsal bir alanda, en çok da kelimeler dikkatle seçilmeliydi. Çünkü eğitim; sadece bilgiyle değil, adaletle, şefkatle ve saygıyla yoğrulur.
Kamuya düşen görev açık: Öğretmenlik mesleğini torpilden, adam kayırmadan arındırmak; hakkıyla sınavı geçmiş her adaya fırsat eşitliği sunmak ve ülkenin geleceğini güvence altına almaktır.
Çünkü bu ülkenin iyi öğretmenlere ihtiyacı var. Ve o öğretmenler, zaten hazır. Sadece atanmayı bekliyorlar.
Halime Önen / AVRUPAPRESS