2025 TÜRKİYE’SİNDE ADALETİ GÖREBİLEN VAR MI?
2025 TÜRKİYE’SİNDE ADALETİ GÖREBİLEN VAR MI?
ADALET DUYGUSUNUN KAYBI:
Günümüzün hukuk camiasında en çok tartışılan konu demek isterdim ancak günümüz Türkiye’sinde en çok tartışılan konuların başını mevcut adaletin sağlanmaması olduğunu söylemek yanlış bir söylem olmayacaktır. Adli makamlarca yürütülen yargı işlerinin olduğundan ve olması gerekenden çok daha uzun süre ve solukta sonuçlanması, sonuçlansa dahi mahkeme kararlarının yerine getirilmemesi ve hatta yerine getirilse dahi artık çok geç olması.. Çok iyi bilindiği gibi geç gelen adalet, adalet değildir.
Yargı ve yargılama süresinin çok uzaması, belirsiz olması, tutukluluk tedbirinin (ki TUTUKLULUK TEDBİRİ; Suç Şüphesi Altındaki Kişiye Uygulanan En Ağır Ceza Muhakemesi Tedbiridir.) cezaya dönüştürülmesi ve tutuklama kararının ölçülü olmaması, tahliye kararlarının yok sayılması, yargının siyasallaşması en başlıca örneklerdendir. Hâkime coğrafi teminat ilkesinin uygulanmaması, hâkimlere verdikleri kararlar dolayısıyla disiplin cezalarının dayatılması da yargı sisteminin çökmesine sebebiyet vermiştir.
Adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, hukuk devletine güven ilkesi, lekelenmeme hakkı, suç ve cezada ölçülülük ilkesi, hukukun üstünlüğü ilkesi demokratik bir hukuk devletinde mevcut ve olması gereken ilkelerdir. Bu ilkelere bağlı olarak yargılamalar yapılması, her demokratik hukuk devletinin asli görevidir. Ancak yapılan düzenlemeler ve yargı paketleri ile her ne kadar yargıda hedef süreler belirlense de bu düzenlemeler ne yazık ki gerçek hayatta vücut bulamamakta ve hayata geçememektedir.
Öyle ki; Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunma altına alınan adil yargılanma hakkının bu kadar kötüye kullanıldığı bir dönem daha olmamıştır diyebiliriz. Bu dönemde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olan tüm devletler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararlara uymakla yükümlü iken İlk Derece Mahkemelerinde verilen ve iç hukuk yolları tüketilerek kesinleşen kararların dahi yerine getirilmediği, idari kurum ve kuruluşların hukuk kurallarını çiğneyerek mahkeme kararlarını yok saydığı bir dönemden geçilmektedir.
Ülkemizde son dönemlerde meydana gelen ve kamuoyunda önemle yer alan özellikle ceza yargılamalarında yaşanan ciddi sorunlar, toplumun vicdanını derinden yaralayan olaylarda yaşanan belirsizlik ve cezasızlıklar toplumun adalet duygusunu önemli derecede zedelemekte, yargı erkine dolayısıyla devlete olan güveni en aza indirgemektedir. Gündemden hiç düşmeyen çocuk ve kadın cinayetleri ve istismar davalarının uzayan süreçleri ve somut delil kapsamında değerlendirmelerin yapılması, mahkeme süreçlerinin olağan seyri ile toplum baskısından sebep dava sonuçlarında ve süreçlerinde değişikliğe gidilmesi bağımsız ve tarafsız yargının varlığına gölge düşürmektedir. Ayrıca devam eden davalarda davayı görmekte olan mahkeme üyelerinin değiştirilmesi, hamilelik, yaşlılık ve ağır hasta olan tutukluların ev hapsine gönderilmemesi ve tahliye edilmemesi gibi uygulamalar ise hukuk devletine olan güveni ciddi şekilde sarsmaktadır.
Yurt dışında bin bir emek ve umut ile okuyan bir gencin ülkesinde döndüğünde çeşitli idari yaptırımlar, kanun ve uluslararası anlaşmalar olduğu halde norm dahi olmayan yönetmelik ve tüzük gibi iç hukuk normlarına göre yok sayılması, binlerce mağdurun mağduriyetinin giderilmemesi ve yok sayılmaları hukuk devletine ciddi bir darbe savurmaktadır.
İnsanlar bu uygulamalardan sonra adaleti ve hak arayışlarını mahkemeler yerine sosyal medyada arar hale gelmiştir. Çünkü artık sosyal medyada hak aramak ve kamuoyu oluşturmak bu anlamda duyulmak ve görülmek, haklı çıkmaktan daha makul ve mümkün hale gelmiştir.
Adalet, sadece haklı olanın değil, güçlü olanın ulaşabildiği bir ayrıcalığa dönüştüğünden hukuksuzlukların konuşulmasından ziyade adaletsizliklerin ezberlendiği bir zamana ışınlanmış gibiyiz.
Bu durumun ne yazık ki en kötü ve korkunç sonuçlarından biri; bir ülkede adalet duygusunun kaybolması ile toplumun sessiz kalması değil umudu bırakmayı öğrenmesi olacaktır. Hukukun üstünlüğü ilkesi, hesap verebilirlik, adil hukuk, açık yönetim ve erişilebilir ve tarafsız adalet olmak üzere dört evrensel ilkeyi sağlayan, yasalar, kurumlar, normlar ve toplum bağlılığından oluşan kalıcı bir sistemdir. Evrensel ilkeleri anlamak çok önemlidir. Bahsedilen bu dört evrensel ilke, hukukun üstünlüğü sisteminin yapı taşlarıdır. Hangi kimliğe sahip olursak olalım veya dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, hukukun üstünlüğü hepimizi etkiler. Adalet, toplulukların temelidir; kalkınmanın, hesap verebilir yönetimin ve temel haklara saygının temelini oluşturur. Bu alanda yapılan araştırmalar, hukukun üstünlüğünün daha yüksek ekonomik büyüme, daha fazla barış, daha fazla eğitim ve daha iyi sağlık sonuçlarıyla birebir bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir devlet ve toplumda daha doğru tabir ile hukuk trajedilerinin yaşandığı bir toplumda hukukun üstünlüğüne güven duygusu sarsılmış olacaktır. Psikoloji biliminin varlığıyla güven duygusunu toplumun temel değerlerinin odak noktası olan toplumsal sağduyu yani ortak akıl, bireylerin kişisel duygularının oluşturduğu bir kolektif duygusal akıl olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Zira normların yani kanunların dayanağı da çoğunlukla yazılı olmayan toplumsal değerler ve ortak akıldır. Normlar hiyerarşisinde de yer alan Örf ve Adet Kuralları, kanunda boşluk olan yerlerde hâkimlerin bulundukları yere göre baktıkları asli kaynaklar olarak yer almaktadır. Hatta duygunun hukuktaki yeri o kadar belirgindir ki, yazar John Deigh ve yazar Susan A. Bandes ‘e göre insanlar hukuka itaat ederler; çünkü onlarla hukuk düzeni arasında çocukla ebeveynlerinkine benzer bir duygusal bağ vardır.
(bknz: John Deigh, Emotion and the Authority of Law, Susan A. Bandes, The Passions of Law, içinde, 1999 New York ve London, s.292.)
TOPLUMUN HUKUKA OLAN GÜVENİ YENİDEN NASIL KURULUR?
Adalet duygusu bir kez yıkıldığında onu yeniden inşa etmek, sadece yasaları değiştirmek, yeni yargı paketleri çıkarmakla mümkün değildir. Toplumun hukukun üstünlüğüne olan güveni; o kanunların nasıl uygulandığına, kimin için işlendiğine ve ne ölçüde hesap verilebilir olduğuna bağlıdır. Bu nedenle, öncelikle hukukun bağımsızlığı, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleri yeniden ve samimiyetle benimsenmelidir. Yargının hiçbir güç odağına bağlı olmadan, yalnızca vicdan ve hukuk çerçevesinde karar verebildiği bir düzen, güvenin en temel taşıdır.
Ancak güven, yalnızca mahkeme salonlarında değil; sokakta (Ahmet Mattia MİGUZZİ), okulda (2023 Kahramanmaraş Depremleri), haberde (susturulan basın), hatta çocukların oyunlarında bile yeniden yeşermelidir. Bu noktada rolün büyük bir kısmı devlet organlarına ait olmakla beraber sivil topluma da büyük bir rol düşmektedir.
Türkiye’de toplumun çeşitli kesimleri ile farklı siyasi görüşlerden ulusal ve yerel 300’e yakın sivil toplum örgütünün, yanı sıra on binlerce destekçiyle takipçinin, katılımcı ve çoğulcu demokrasinin güçlenmesi için bir arada mücadele ettiği bir hareket olan Denge Denetleme Ağı (DDA) ‘nın yargıya güvenin yeniden tesis edilmesi için somut önerilerine göz atmak yazımıza fayda sağlayacaktır.
Denge ve Denetleme Ağı’nın (DDA) daha önce de azaltılmasını talep ettiği soruşturma ve kovuşturma aşamalarındaki tutukluluk süreleri, yapılan yargı reformlarına ve ceza kanunlarındaki değişikliklere kıyasla halen uzundur. Son yargı paketi ile soruşturma evresindeki tutukluluk sürelerinin azaltılmış olması olumludur, ancak bu sürelerin uzun olduğuna dair eleştirilerin devam ettiğini de belirtmek gerekir.
(bknz:https://www.dengedenetleme.org/publication/157/Yargiya-Guvenin-Yeniden-Tesis-Edilmesi-icin-Somut-oneriler)
DDA’nın makalesinde belirttiği gibi somut bir örnekle devam etmek gerekir ise Şule Çet, Ecem Balcı ve daha pek çok kadın cinayeti davası, kamuoyu baskısı ile ailelerin ve kadın örgütlerinin ısrarlı mücadelesi sonucunda yapılan etkili soruşturmalar neticesinde nihayete erdirilmiştir. Devamla ailesi yahut yakınları tarafından canice katledilen isimlerini vermekten imtina ettiğim çocukların davalarında da sivil toplumun yaratmış olduğu kamuoyu baskısı ile etkili soruşturmalar gerçekleştirilmiş ve kelimenin tam anlamıyla kuş uçurtmayan kolluk ile karşılaşılmıştır.
Adaleti yalnızca yargı erkine bırakmayan, hukuk ve adalet yalnızca bunu uygulayanların vicdanına bırakılabilecek bir şey değildir diyen, vatandaşlık bilinciyle hareket eden bireyler, toplumsal denetimin gücünü böylece ortaya koymuştur. Hukuk eğitiminin kalitesi ve yaygınlığı, yalnızca hukukçular için değil, tüm toplum için belirleyicidir. Çünkü adalet, herkesin anlayacağı bir dilde konuşulmadıkça ve vicdan ile hareket edilmedikçe adil olmaz.
Medyanın dili de bu güvenin inşasında ya köprü ya da duvar olabilir. Yargıyı hedef gösteren değil, hukuku açıklayan; yargı kararlarını manipüle eden değil, sorgulayan ve kamuoyunu bilgilendiren bir medya anlayışı benimsenerek toplumsal bilincin de beslenmesi iyi bir yol olacaktır.
Ve en önemlisi, adalet duygusu her duygu ve olgu gibi çocukken başladığından, çocuklara adalet bilincini kazandırmak ciddi önem arz etmektedir. Çocuğa yalnızca suç ve ceza kavramını öğretmek değil, onlara adalet bilincini kazandırmak gerekir. Çocuklara adalet bilincini ise, hak, empati ve eşitlik gibi değerleri içselleştirmelerini sağlayarak kazandırabiliriz.
Unutulmamalıdır ki, bazen bir hâkimin verdiği cesur bir karar, bir öğretmenin sınıfında gösterdiği adaletli duruş ya da bir vatandaşın sessizce tuttuğu bir “adalet” pankartı; bir sistemin tamamından daha büyük bir korku ve çok daha büyük bir güven uyandırabilir. Güven büyük reformlarla değil, küçük ama kararlı adımlarla yeniden kurulur.
NE YAPACAĞIZ?
Adalet sadece mahkeme salonlarında değil; bir öğretmenin sınıfındaki tutumda, yurt dışında okuyarak ülkesine dönen gencin ümit ile sistemle tek başına da olsa savaşmasında, bir gazetecinin kelimelerinde, bir çocuğun haksızlık karşısındaki suskunluğunda yaşar. Ve adaletin kaybı da yargı kararlarından çok, insanların içindeki adalet duygusunun sarsılmasıyla başlar..
Ama her yıkım, yeniden inşa için bir fırsattır. Toplumun vicdanı sustuğunda adalet susar; ama konuştuğunda, yazdığında, direnç gösterdiğinde yeniden filizlenir. Sivil toplum, bu sesi çoğaltan, vicdanı örgütleyen güçtür. Sessiz kalmayan her birey, adaletsizliğe karşı susmayan her kurum, bu yeniden inşanın bir parçasıdır. Çünkü hukuk tek başına ayakta duramaz; onu ayakta tutan şey, toplumun ona olan inancı ve sahip çıkma idaresidir.
Adalet yalnızca mahkûmlar için değil, toplumun tamamı için bir nefes gibidir ve her bireye lazımdır. Eğer bu nefes sivil toplumun sesi ile birleşirse, adalet yeniden can bulur. Çünkü adalet, halkın kalbinde ve toplumun vicdanında yeşerirse; hukuk yeniden kök salar.
Ve biz, yeniden güvenmeyi seçebiliriz. Küçük bir itirazla, bir dayanışmayla, bir yazıyla.. Bazen bağıracağız, bazen beraber ağlayacağız, bazen birbirimize omuz olacağız ve adaletsizliği yıkacağız. Çünkü adalet bazen yalnızca bir kişinin “bu doğru değil” fısıltısı ile başlayıp koca bir çığlığa dönüşebilir. Adil günlerde olmamız dileğiyle..
ESRA ERGON / AVRUPAPRESS