en iyi bahis siteleri
1xbetbetpasmariobet
romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
DOLAR 43,2789 0.22%
EURO 50,2002 -0.1%
ALTIN 6.374,59-0,30
BIST %
BITCOIN 4118022-0,17%
Ankara
-2°

PARÇALI AZ BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

m/main/wp-content/uploads/2025/05/Aydin-Saglam-Sigorta-2-scaled.jpg">
2024 DÜNYASINDA ÇOCUKLAR yasama HAKKI KAPSAMINDA  YASAYABİLİYOR MU?
  • AvrupaPress
  • Avrupa
  • 2024 DÜNYASINDA ÇOCUKLAR yasama HAKKI KAPSAMINDA YASAYABİLİYOR MU?
1438 okunma

2024 DÜNYASINDA ÇOCUKLAR yasama HAKKI KAPSAMINDA YASAYABİLİYOR MU?

ABONE OL
juillet 4, 2025 20:54
2024 DÜNYASINDA ÇOCUKLAR yasama HAKKI KAPSAMINDA  YASAYABİLİYOR MU?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanlık tarihi boyunca kurulan kurulmayan tüm medeniyetlerde, dünyadan geçen her insanın aklında hak ve özgürlük fikri yer almıştır. Dünya var olduğundan beri insanlar temelde belirlenmiş veya belirlenmemiş çeşitli hak ve özgürlüklere sahip olmak içgüdüsü ile hareket etmişlerdir. Geçmiş medeniyetlerde de mevcut olmak üzere devletler sınırsız olmamakla beraber insanlara çeşitli hak ve özgürlükler tanımışlardır. Lakin temelsiz bir yapı inşa edileceği düşünülemeyeceği gibi hakların da temelinin olması söz konusudur. Bu yazımızda söz edeceğimiz yaşam hakkı da tüm temel hak ve özgürlüklerin temelidir.

 

Yaşama (Yaşam) Hakkı; dünya üzerinde yaşayan her bir bireyin tam ve sağ doğum ile elde ettiği, hiçbir koşula/şarta bağlanmadan kullanabileceği ama en önemlisi ölüm söz konusu olmadığı taktirde kaybetmeyeceği haktır. Yaşama hakkı temel hak olduğundan, bu hak olmadan başkaca bir hakkın kullanılması da mümkün değildir. Tam ve sağ doğum ile yaşam hakkı elde etmiş olan bireylerin; birlikte yaşamakta olduğu toplum üyeleri ile tüm dünya bireylerinin ve devletlerinin bu hakka saygı göstermesini, yaşama hakkının ihlal edilmesine karşılık gerekli tüm önlemlerin alınmasını isteme hakları bu hakkın doğal getirisi ve ayrılmaz bir bütünüdür.

 

İnsanlığın tarihinde yaşam hakkının en çok ihlal edildiği alanın kölelik müessesesinin varlığı ile açıklamak yanlış olmayacaktır. İnsanlar yıllar boyunca köle olarak çalıştırılmış ve bu müessesenin yok edilmesi için uzun yıllar boyunca çeşitli mücadeleler verilmiştir. Yaşama hakkının kutsallığını tamamen hiçe sayan kölelik müessesini doğal sayan bilinçler varlığını sürdürürken ne yazık ki yaşama hakkının kutsallığından söz etmek mümkün değildi. Ancak 1215 yılında Magna Carta anlaşmasının imzalanmasıyla, günümüzde var olan yaşam hakkının temelleri atılmıştır demek yanlış olmayacaktır. Bu gelişmeyi takip eden tarihi süreç 1689 tarihli Bill of Rights, 1776 Virgina İnsan Hakları Bildirisi ile geç de olsa yaşam hakkından söz edilmeyle ilerlemiştir. Nihayet 10 Aralık 1948 tarihli olan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, “YAŞAMA HAKKI” nı, açık bir şekilde bireyin hakkı saymıştır (bknz:md.3). 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Hakları ve Ana Özgürlüklerini Korumaya Dair Sözleşme (Roma Sözleşmesi)’nde ise her bireyin yaşam hakkına sahip olduğu kabul edilmiştir. Hiç kimsenin kasıtlı olarak öldürülemeyeceği, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı cezaya, işleme tabi tutuklayamayacağı ifade edilir. Uluslararası düzenlemeler olarak yukarıda verilen sözleşmeler devletleri hak ihlalleri hususunda yaşanabilecek hak kayıplarına karşı tehdit etmeye başlamıştır.

 

Yaşama hakkı, uluslararası düzenlemelerin bu denli yoğunlaşması her bir devleti uluslararası camiada dışlanmamak ve çeşitli yaptırımlara maruz kalmamak adına kendi iç hukuklarında düzenlemeler yapmaya itmiştir.

 

Uluslararası düzenlemeler yaşama hakkı kapsamında devletlere hakkın korunması fikrini benimsetmiştir. Benimsenen kapsamda devletlere hakkın ihlal edilmeden önlenmesi amacıyla düzenlemeler yapılması fikrini de edindirmiştir. Hak ihlallerini bir tehdit olarak algılayan devletler düzenlemeler yaparak hak kayıplarının önlenmesi konusunda da çalışmalar yapmış ve düzenlemeler getirmişlerdir. Devletler anayasalar düzenleyerek kendi iç hukuk normlarını oluşturmuşlardır. Anayasalar ile bu sorumluluklar açıkça devletlere yüklenmiştir. Çeşitli ülkelerin kendi anayasalarında yapmış olduğu düzenlemelerden örnek vermek gerekir ise;

“Herkes yaşama ve fizik bütünlük hakkına sahiptir” (Bonn AY md.2)

“Beşeri yaşam dokunulmazdır” (Portekiz AY, md.24)

“Herkes yaşama, fizik ve moral bütünlük hakkına sahiptir” (İspanyol AY, md.15)

“Yaşam hakkı ile kişinin fizik ve psişik bütünlük hakkı güvence altına alınmıştır” (Romanya AY, md.22)

“Herkes hayat ve vücut bütünlüğü hakkına sahiptir.” (Alman AY, md.2/2)

 

Dünya üzerinde yaşam hakkının gelişim süreci bu şekilde devam ederken; ülkemizde Cumhuriyet’in kurulmasından önceki dönemlerde sırasıyla, 1839 tarihli Gülhane Hattı Hümayun, 1856 tarihli Islahat Fermanı, 1876 tarihli Kanun-i Esasi ile yaşam hakkı anayasal temellere oturtulmuştur. Cumhuriyetin ilan edilmesiyle düzenlenen 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında yaşama hakkının yer aldığı ve diğer haklara istinaden daha öncelikli olduğu vurgulanmıştır.

Günümüzde halen kullanmakta olduğumuz 1982 düzenlenme tarihli Anayasamızın 17. Maddesinde;

« Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz. »

ifadeleri yer alarak yaşam hakkı hükme tabi tutulmuştur. Görüldüğü gibi çağlar boyunca insan hakları bir temele oturtulmaya çalışılmış ve uzun soluklu bir süreç neticesinde vücut bulmuştur. Yaşama hakkı en temel ve mutlak haktır. Hatta öyle ki; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) yaşama hakkı dokunulmaz haklardan sayılmış, hakların sert çekirdeğini oluşturmaktadır.

Magna Carta Anlaşması’na dönecek olursak, bu anlaşmanın birçok maddesinde yaşam hakkından bahsedilmiştir. Lakin bu anlaşma, « YAŞAMIN GARANTİSİ” ile ilgili bir hüküm koymuştur. Magna Carta Anlaşması, 39’uncu maddesiyle açıkça şunu belirtmiştir: “Özgür kişi; hukukça geçerli bir karar olmadıkça; ya da ülke yasası gereği olmadıkça, tutuklanamayacaktır, hapis edilemeyecektir, sürülemeyecektir.” Bu madde gereği özgür kişi herhangi bir yolda, mahvedilemeyecektir. Bu hüküm; bireyin hukuk dışı ve keyfi biçimde herhangi kötü muamele ya da eyleme konu olmasını engellemektedir. Magna Carta Antlaşması ’nın günümüzdeki karşılığı ve gelişmiş hali Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir.

Yaşam hakkının, bugünkü halini alması çeşitli toplumsal olaylar neticesinde meydana gelmiştir. Bireyler, aslında doğuştan sahip oldukları yaşam haklarını hukuken de elde edebilmek için kanlı mücadeleler vermiş, nihayetinde yaşam hakkının kapsamı birçok ülke de bu denli modernleşip gelişmiştir.

 

Günümüzde yaşanmakta olan olaylar tüm dünya toplumlarında en derin şekilde elem ve kedere sebebiyet vermektedir. Büyük yıkımlarla neticelenen doğa olayları, olayların önlenmesi adına devletler tarafından alınması gerekli önlemlerin alınmaması, 21. Yüzyılda halen devletlerin savaşıyor olması insan haklarından en temeli olan Yaşama Hakkının ihlali anlamına gelmektedir. Bunlara rağmen bazı 3. Dünya ülkelerinin yahut bazı ilkel kabilelerinin varlığı yaşam hakkı ihlallerinin açık bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Yaşama hakkının ihlalinden en çok etkilenen kesimin ÇOCUKLAR olduğu aşikârdır. Şu an yaşanmakta olan İsrail vs. Filistin savaşında, hiçbir günahı olmayan çocukların yaralanmalarına, ölmelerine gün be gün şahit olmaktayız. Uluslararası kuruluşlar dahil olmak üzere hiç kimse kuşatma altındaki bölgede bulunan çocukların o bölgeden kurtarılmasını sağlayamamaktadır. Bir çocuğun korunması gereken en üstün hakkının YAŞAM HAKKI olduğu hiçe sayılarak, savaş gibi tamamen insanlar tarafından kontrol edilen ve önlenmesi mümkün olan olaylar sebebiyle de çocukların yuvaları, sevdikleri, umutları, çocuklukları ve gelecekleri ellerinden alınmaktadır.

 

Mahatma Gandhi ’nin; ‘Eğer bu dünyada gerçek barışı öğreteceksek ve eğer savaşa karşı gerçek bir savaş vereceksek, işe önce çocuklarla başlamamız gerekmektedir.’ sözünü ilke edinmek tüm ülke devletlerinin asli görevi olmalıdır. 21. Yy.’da Filistin ülkesine yapılan saldırılardan en çok çocukların etkilendiği yapılan araştırmalar neticesinde ortaya konulmuştur.

 

Yaşama hakkı evrensel bir haktır. Günümüzde yaşanan savaşlar nedeniyle 20 Kasım 1989’da ülkemizde kabul edilen, ülkemiz dahil olmak üzere 196 ülkenin taraf olduğu BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme göz göre göre hiçe sayılmaktadır. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği 1990 yılı ile karşılaştırıldığında, günümüzde her yıl ortalama on bin kadar daha az çocuk ölümü gerçekleştiği kayıtlara geçmiş durumda. Buna rağmen, UNICEF’in hesaplamalarına göre halen her yıl 5 milyon çocuk, beş yaşını dolduramadan yaşamını yitirdiğini gözlemlemek mümkün. Bu ölümlerin birçoğunun ise temiz suyun, daha iyi hijyen koşullarının ve işleyen bir sağlık sisteminin yoksunluğundan kaynaklandığı belirtilmekte. Şartların iyileştirilmesi ve bu koşulların varlığı halinde önlenebilecek ölümler, gerekli önlemler alınmadığından sebep meydana gelmektedir.

 

Savaşa maruz kalan çocuklar için ise; savaş sebebiyle ölmeyip hayatta kalsa da, şanslı olup yıkıntıların içinde ve füzelerin arasında kalmayıp başka bir ülkeye sığınmacı olarak gitse dahi ‘O’ artık bir çocuk olarak hayatına devam edemeyecektir. Hayatın acı gerçekleriyle çok erken yaşta yüzleşerek olgunlaşmış bir birey olarak hayatına devam edeceklerini üzülerek belirtmeliyim.

Başka çaresi olmadığı için sığınmacı olarak gittiği ülkenin dilini ve kültürünü öğrenebilmek için bir mücadele vermek zorunda kalacak olan yine çocuklar olacaktır. Verdiği bu mücadelenin yanında, bilmediği dilde anlatılan dersleri takip etmek, hatta evde ya da dışarıda çalışarak ev ekonomisine katkıda bulunmak zorunda kalan, çocukluğunu yaşayamamış ve ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ ile teminat altına alınan haklarına erişememiş bir birey halini alacaktır.

 

Dünya çapında okula gitme oranı artmış olsa da günümüzde hala 250 milyon çocuk okula gidememektedir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve UNICEF’in ortaklaşa yürüttüğü bir araştırma sonucunda 2021 yılında yayınlanan rapora göre, çocuk işçi sayısı 160 milyona ulaşmış ve bu sayı son 4 yılda 8,4 milyon artmıştır. Bu araştırmalar göstermektedir ki devletlerin almış oldukları önlemler yetersiz kalmakta ve daha çocukluğunda yaşam hakları ihlal edilen bireyler yetişkin hale geldiklerinde de toplum için saygılı bireyler olmak yerine, haklarına yönetildikleri yöneticiler tarafından saygı duyulmadığından mütevellit mahvolmuş bireyler olarak toplumda yer alıyorlar.

 

Ülkelerde gün geçtikçe artan suç oranları da devletlerin en temel hak olan yaşama hakkında saygılı olma ve buna dayalı olarak hakkın kullanılmasında eşitsizliklerin önüne geçmek adına alınması gerekli önlemlerin alınmasının ehemmiyet ve gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte çocukların yetiştirilmesinde en önemli rol ve ödevler devletlerle beraber onları yetiştiren bireylere düşmektedir.

 

Bireysel davranışları, İyi Davranışlar (diş fırçalamak, adab-ı muaşeret kurallarına göre hareket etmek vb.) ve Kötü Davranışlar (şiddet, hakaret, canilik vb.) olarak iki temel noktada incelemek mümkündür. Tüm bireysel davranışlar çocuklukta görülerek öğrenilen ve zamanla hayat içerisinde alışkanlık haline gelen davranış biçimleridir. Çocukların bireylerini doğduğu andan itibaren görerek büyüdüğü gerçeği ortadayken davranış biçiminin şekillenmesinde en büyük rol ve sorumluluğun onu yetiştiren bireylerde olduğu su götürmez gerçektir. Lakin bireylerin yetiştirilmesi de mensubu oldukları devletin en ulvi görevlerinden biridir. Devletler insan haklarına saygılı ve eşitlikçi yürütme politikaları ile halklarını eğitmek, onların iyi yetiştirilmesine en büyük katkıyı sunmak zorundadırlar.

 

Ancak devletlerin günümüzdeki insan nüfusunun çok fazla artması sebebiyle erişemediği bireyleri göz ardı etmemek gerekmektedir. Her ne kadar bu asli görev devletlere atanmış ise de toplumda mevcut ve belirli bir bilinç seviyesine erişmiş kişilerin oluşturmuş olduğu topluluklarda yer alarak yaşama hakkının geliştirilmesi gerekliliği de ortadadır. İnsan yapısı gereği vicdani bir varlıktır. Vicdani değerler ile kurulan sivil topluluklar yaşam hakkının geliştirilmesinde çok önemli bir yer almaktadır. Sivil toplum çalışmaları ile her geçen gün hak ihlallerine ilişkin çeşitli olarak izleme çalışmaları yapılmakta ve bu ihlaller tespit edilmektedir. Sivil toplum kuruluşları devlet ve devlet faaliyetlerini destekleyici kuruluşlardır.

Bir izleme çalışması dahi bir hak kaybının önlenmesi için yapılacak büyük çalışmalardan biridir. Bir toplumu oluşturan bireylerdir. Bireyler tek tek iyi insanlar olmaya çalışırsa önce içinde bulunduğu toplumun ve devamla içinde yaşadığımız dünyanın daha iyi ve güzel olmasına katkıda bulunur.

 

Sonuç olarak; Yaşama hakkı, her bireyin doğuştan sahip olduğu en temel ve mutlak insan hakkıdır. Uluslararası hukuk kurallarının, eğitimin, farkındalık ve sivil toplum kuruluşlarının çabalarının, yaşama hakkının korunmasında kritik öneme sahip olduğu asla ve asla unutulmamalıdır. Bu hakkın korunması, insan onuruna uygun bir yaşamın teminatıdır ve herkesin ortak sorumluluğudur. Dolayısıyla her birimiz üyesi olduğumuz toplumun daha iyiye ulaşması için üzerimize düşen görevlerimizi yerine getirmekten kaçınmamalı ve bu şekilde gelecek nesilden ödünç aldığımız dünyayı onlar için daha iyi ve güzel bir hale getirerek onlara bırakmalıyız.

ESRA ERGON        /        AVRUPAPRESS

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.


HIZLI YORUM YAP