Kürtler ve Türkiye İttifakı
bağımsızlık referandumu düzenledi. Referandum öncesi Batılı ülkelerden gelen olumlu mesajlar, Kürtler arasında büyük bir beklenti yarattı. Ancak oylamanın ardından ABD ve Avrupa ülkeleri, Irak merkezi yönetimi ile Türkiye ve İran’ın tepkisini dengelemek adına Kürtleri yalnız bıraktı. Bu yalnızlık, ekonomik yaptırımlar ve Kerkük’ün kaybı gibi ağır sonuçlara yol açtı.
Benzer bir durum 2019’da Suriye’de yaşandı. ABD, DEAŞ’a karşı mücadelede Kürtleri en etkili kara gücü olarak destekledi. Ancak Türkiye’nin, Fırat’ın doğusuna harekât hazırlığı yapmasıyla Washington, Kürtleri birkenara bıraktı ve NATO müttefiki Türkiye’yi tercih etti. Sahadaki iş birliği değeri azalınca, ABD sadece enerji çıkarlarının olduğu petrol bölgelerinde kalmayı tercih etti. Tüm bu tarihsel örnekler, büyük güçlerin Kürtlere yaklaşımının çoğunlukla pragmatik, geçici ve çıkar odaklı olduğunu gözler önüne seriyor. Ne zaman jeopolitik dengeler değişse, Kürtler hep müttefiksiz kalıyor. Bu acı tecrübeler, Kürtler için şu hakikati net biçimde ortaya koyuyor; Uluslararası müttefiklikler kalıcı değildir; çıkar yön değiştirdiğinde, en yakın dostlar bile sizi yarı yolda bırakabilir. Günümüzde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Emperyalist güçlerin Kürtlere yönelik politikaları hâlâ kısa vadeli stratejik hesaplara dayanıyor. Bölgesel dengeler değiştiğinde, Kürtlerin yalnız bırakılması kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle Kürtlerin kalıcı bir istikrar için bölgesel iş birliklerine yönelmesi gerekir. Bu bağlamda, Kürtler için en gerçekçi ve sürdürülebilir stratejik ortak Türkiye olabilir. Tarihsel, kültürel ve toplumsal bağlara sahip bu iki taraf arasında gerçekleştirilecek ekonomik entegrasyon, siyasi diyalog ve güvenlik koordinasyonu; sadece Kürtlerin haklarını ve kimliklerini güvence altına almakla kalmaz, aynı zamanda bölgeyi dış müdahalelere karşı daha dirençli hale getirir. Böyle bir yaklaşım, çatışma yerine iş birliğini esas alan yeni bir bölgesel mimarinin kurulmasına da katkı sağlayabilir.