Evde kal, toplumsal sorumluluğunu al

Haftalardır sosyal hayatımız son derece kısıtlanmış bir şekilde ev hapsinde yaşamaya devam ediyoruz.
Çoğunluğumuz mümkün mertebe hükümetin koyduğu kurallara uyuyoruz, fakat maalesef istisnalar
da var. Yaz mevsimi yaklaştıkça havalar ısındıkça evde kalmak zorlaşıyor. Güneş sımsıcak ışıldarken,
kuşlar ötüşürken evde kalmak kolay değil. Tabi ki güzel havadan gruplaşmadan faydalanabiliriz,
yürüyebiliriz, koşabiliriz veya bisiklete binebiliriz, hatta güneş ışınlarından sağlığımız için gerekli olan D
vitaminini alabiliriz. Özellikle gençlerimiz bu konuda biraz daha itinalı davranmalılar. Hatta maalesef
orta yaşlarda sıkça görülen mangal partileri hiç olmamalı. Ben gencim sağlıklıyım bana bir şey olmaz
diyen gençleri duyabilir gibiyim, evet belki gençler hiç farkına dahi varmadan taşıyıcı olarak
atlatacaklar korona virüsünü, lakin unutmayalım ki az da olsa maalesef genç kayıplarımızda var
dünyanın her köşesinde. Hiç bir fâni ölümsüz değildir. Taşıyıcı olarak bilmeden onlarca yüzlerce
insanın hastalanmasına, hatta belki ölmesine yol açabilirler. Üstelik herkesin zarar görmesini
istemediği bir sevdiği, kıymetlisi mutlaka vardır. Kim ister ki en sevdiğinin bilinçsiz bir şekilde solunum
cihazına bağlı uyutulmasını. Yakınının hastaneye alınsa ziyaret edemeyeceksin, Hakkın rahmetine
kavuşsa son görevini yerine getiremeyeceksin. Toplumumuzda küçük bir kesitin sorumsuz davranışları
hepimize derin yaralar açacaktır. İnsanoğlu tehlikeyi yakınına gelmedikçe sezmekte zorlanır, ama
bilmeliyiz ki tehlike yakınımızda değil yanı başımızdadır. Hastanelerde bizlerin sağlığı, iyiliği için olağan
üstü emek sarf eden sağlık görevlilerimiz çalışmaktadır, bu emeğe saygısızlık yaparak kendimizi
saygısız bir duruma düşürmeyelim. Faydamız dokunmuyorsa en azından zararımız dokunmasın
insanlığa.
Diğer tarafta bir de ailelerin dört duvar arasında neler yaşadıklarını bilemediğimiz gerçeği var, her
birey kendine ait bir hikaye taşır.
Malum 65 yaş üzeri en büyük riski taşımaktadır. Tamamen yapayalnız yaşayan eli öpülesi yaşlılarımız
var. Bu ihtiyarlarımız dışarıya çıkıp gün yüzü göremedikleri gibi, risk almamak adına evlerine kendi
evlatlarını dahi misafir edememektedirler. Ancak kapıdan pencereden ihtiyaçları gideriliyor. Tek
sığındıkları yaratıcılarıdır, zaten bu dünya onların duaları ile dönmüyor mu?
Anne adayları hamileliklerini anne desteği almaksızın geçirmektedirler. En duygusal zamanlarında
anne merhametinden uzak kalmaktadırlar, oysa anne kucağında ne gam kalır ne tasa nede tesellisiz
bir endişe.
Kısıtlı imkânlarla küçük bahçesiz evlerde veya dairelerde çoluk çocuk üst üste yasayan aileleri göz
önüne getirelim. Oyun yaşında ki çocuklara nasıl anlatırsın evde kalması gerektiğini, Allah o
ebeveynlere de yardım etsin inşallah. Bu aileler de bir de geçimsizlik olduğunu düşünürsek durum
vahim. Bu durumda eşler birbirlerine daha hoş görülü daha yardımcılı davranmalılar ki bu süreci
güçlenerek geride bırakabilsinler.
Yurtlarda bakıma muhtaç çocuklar anne babalarına hasret kaldılar, ziyaret kabul edilmediği gibi, yurt
dışına çıkarılmaları da yasaktır. Bunlara benzer sonsuz örnekler sayabiliriz. Biz fiziksel mesafeyi
korumadığımız sürece bu insanları dikenli zulme mahkum etmiş oluruz. Süreci uzattıkça bunalıma
girme olasılığı artmış ve toparlanması güç bir toplum oluştururuz.
Dünyanın bir yerlerinde açlıktan ölenler çocuklar var iken biz tıka basa midemizi doldurma derdinde
idik. Oysa okların yönü kendimize dönünce, hükümetin gıda yetersizliği yok telaş yapmayın demesine
rağmen, evde ki dolaplarımız raflarımız boşalmadan aç kalma korkusu ile imtihan olduk. Bencilce
aylarca yetecek gıda stoklayanlarımız oldu maalesef. Halbuki bizler yemek konusunda yoktan var
eden bir milletiz, yemek kültürümüz çok zengin, her hâlükârda ailemizi besleyebiliriz. En basitinden
bir bulgur pilavı ile bir haneyi doyurabiliriz.
Uzmanların söylediklerine kulak verelim, devletin uyguladığı kurallara uyalım, zira devlet o kuralları
beni, seni, hepimizi korumak için koymaktadır.
Şimdi bencil düşüncelere sahip olma vakti değil, birlik beraberlik vaktidir. Duyarlılık vaktidir.
Unutmayalım ki şu an ki sabrımız geleceğin selâmetidir. Şimdi biraz daha sabretmez isek, daha uzun
zaman bunun ceremesini çekeriz, bu virüs ile daha çok sarmaş dolaş yaşamak zorunda kalırız. Bu
durumda kurunun yanında yaşlarda yanacaktır. Kendimize ve sevdiklerimize iyi bakalım. Zaman
vicdanımızı yoklama, elimizi kalbimize koyma zamanıdır, hep birlikte elimizi geç kalmadan kalbimize
koyalım ve bu kargaşanın biteceğine canı gönülden inanalım, ne zaman biteceği ise önce Allah’ın
sonra hepimizin elindedir. Gül tutanın elleri gül kokar misali, ellerimiz gül koksun, ölüm değil….

Oznur Barlas / AVRUPAPRESS
Kültürler arası iletişim uzmanı